Yalova, Gaziantep, İzmir… Haritada birbirine uzak bu şehirleri aynı cümlede anıyorsak, nedeni coğrafya değil, devlet aklındaki kırılmadır. IŞİD saldırıları bize bir kez daha şunu gösterdi: Türkiye’nin güvenlik sorunu terörden ibaret değildir; güvenlik sorunu, güvenliğin nasıl yönetildiğiyle ilgilidir. Gaziantep’te gerilim büyüyor, Yalova’da korku sıradanlaşıyor. İktidar yine “münferit” diyor. Oysa ortada ne münferit bir olay var ne de şaşırtıcı bir tablo. Ortada, yıllardır uyarılan ama bilinçli biçimde görmezden gelinen bir yönetim zaafı var.
İktidar her patlamadan sonra ezber cümleleri tekrarlıyor. “Terörle mücadelede kararlıyız.” Oysa kararlılık, bombadan sonra verilen demeçle ölçülmez. Kararlılık, bombanın patlamasını engelleyen sistemle ölçülür. Bugün o sistem yok. Çünkü güvenlik, hukuktan koparıldı; istihbarat, kurumsal akıldan uzaklaştırıldı; yargı, siyasetin aparatı haline getirildi.
Yaklaşık altı ay önce, IŞİD bağlantılı olduğu kamuoyuna yansıyan bazı isimlerin serbest bırakılması bu tablonun en çarpıcı örneğidir. Kim serbest bırakıldı, hangi gerekçeyle bırakıldı, hangi istihbarat uyarıları dikkate alınmadı? Bu sorular hâlâ yanıtsız. Devletin hafızası zayıfladığında, beka dediğimiz şey bir slogandan ibaret kalır. Suçluların dolaştığı, sorumluların gizlendiği yerde devlet güçlü olmaz.
Türkiye’de güvenlik anlayışı yıllardır tersine çalışıyor. Gazeteci, akademisyen, öğrenci tehdit sayılırken; selefi hücreler, uyuyan ağlar ve radikal yapılanmalar tali tehlike muamelesi gördü. Enerji yanlış yere harcandı, risk büyüdü. Sonra bir bomba patladı, birkaç operasyon yapıldı ve dosya kapatıldı. Oysa terörle mücadele dosya kapatılarak değil, dosya açılarak yapılır.
AKP iktidarı göçü yöneten değil, göçle idare eden bir anlayış benimsedi. Sınırlar kontrolsüzce açıldı, geçici denilen koruma kalıcılaştı ama hukuki çerçeve oluşturulmadı. Güvenlik taraması yetersiz kaldı. Sonuç: Gettolaşma, ucuz iş gücü düzeni, bozulan sosyal denge. Göç sorunu bu güvenlik boşluğunu daha da derinleştirdi. Plansız, denetimsiz ve entegrasyonsuz bir göç politikası sadece sosyal değil, doğrudan güvenlik sorunu üretir. Kimliksiz, kayıtsız, yoksulluk ve dışlanmışlık içinde yaşayan kitleler, radikal örgütlerin en kolay ulaşabildiği alanlara dönüşür. Devlet görmezden geldikçe risk büyür, tehdit derinleşir.
CHP’nin ortaya koyduğu alternatif, tam da bu noktada ayrışıyor. Güvenliği korku siyasetiyle değil, hukukla kurmayı öneriyor. Terörle mücadelede örgüt ayrımı yapmayan, istihbaratı Meclis denetimine açan, yargıyı bağımsızlaştıran bir anlayıştan söz ediyor. Çünkü yargı bağımsız değilse, hiçbir güvenlik politikası sürdürülebilir değildir. Talimatla verilen tahliyeler, siyasi hesapla açılan davalar ulusal güvenliği zayıflatır. Sosyal demokrat yaklaşım burada net bir ayrım koyuyor. Göçü ne romantize ediyor ne de toplumu korku siyasetine teslim ediyor. Özgür Özel’in vurguladığı gibi; insan haklarıyla kamu güvenliği birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Kontrollü göç, kayıtlı nüfus, net hukuki statü ve sıfır toleranslı suç politikası esastır.
Ekrem İmamoğlu’nun altını çizdiği gibi, güvenlik yalnızca polis sayısını artırmak değildir; eğitimle, sosyal politikayla, kent planlamasıyla sağlanır. Yoksulluğu, işsizliği, umutsuzluğu görmezden gelen hiçbir devlet, terörü sadece copla ve kamerayla yenemez. Önleyici güvenlik, toplumla birlikte kurulur. Ekrem İmamoğlu’nun sahadan söylediği ise çok daha somut: “Bu yükü birkaç kente yıkamazsınız.” Gaziantep, Hatay, Kilis, İstanbul… Yerel yönetimler merkezi idarenin ihmallerini telafi etmeye zorlandı. Belediyeler hem sosyal patlamayı önlemeye çalıştı hem de kaynakları olmadan güvenlik ve uyum sorunlarıyla baş başa bırakıldı.
Ekrem İmamoğlu’nun çizdiği çerçevede çözüm, sadece merkezden değil yerelden güçlenen bir devlet aklıdır. Göçmen meselesi masa başından değil, mahalleden görülür. Uyum politikaları, istihdam denetimi, sosyal hizmetler ve güvenlik birimleri birlikte çalışır. Suça karışan için mazeret değil, hukuk vardır.
Özgür Özel’in ifadesiyle, terörle mücadele hukuk askıya alınarak değil, hukuk işletilerek yapılır. Devlet, muhalifi susturarak değil; suçluyu yakalayarak güçlü olur. Beka, eleştiriden korkan iktidarların dilinde değil; hesap verebilen kurumların varlığında anlam kazanır. Özgür Özel’in altını çizdiği gibi mesele bir göç meselesi değil; hukuk, devlet kapasitesi ve kamusal sorumluluk meselesidir. Devlet kimliği belirsiz insanları ülkeye alıp sonra “asayiş” nutukları atamaz. Güvenlik, hamasi söylemlerle değil; açık yasalar, işleyen kurumlar ve denetimle sağlanır. İktidar yıllarca “beka” dedi. Ama Özgür Özel’in sorduğu soru hâlâ yanıtsız: Beka kimin için? Gazeteciye, muhalefete, seçilmiş belediye başkanlarına karşı kullanılan beka dili; sınır güvenliği, kamu düzeni ve vatandaşın can güvenliği söz konusu olunca sessizliğe büründü. AKP göçü “idare edilecek bir kriz” olarak görürken, CHP bunu çözülecek bir kamu politikası olarak ele alıyor. AKP güvenliği baskıyla tanımlarken, CHP önleyici ve kurumsal güvenliği savunuyor.
Bugün Gaziantep’te yükselen öfke, Yalova’da hissedilen korku devletin geri çekilmesine yöneliktir. Ekrem İmamoğlu’nun dediği gibi: “İnsanlar adaletsizliğe tahammül edemez.” Özgür Özel’in altını çizdiği gibi: “Devlet yönetilmiyorsa, toplum savrulur.”
Türkiye’nin beka sorunu göçmenler değildir.
Türkiye’nin beka sorunu muhalefet değildir.
Türkiye’nin beka sorunu; sınırını koruyamayan, hukuku işletmeyen, IŞİD’li terörüstleri yakalayıp bir süre içerde tuttuktan sonra toplumun içine canlı bomba olarak salan, yükü halka ve belediyelere yıkan bir iktidar anlayışıdır.
CHP’nin sunduğu yol bellidir: Hukuk devleti, güçlü kurumlar, denetimli göç, güvenli toplum.Ve bu yol, hamasetle değil; akıl, adalet ve cesaretle yürünür. Yalova, Gaziantep ve İzmir bize şunu söylüyor: Bu ülkenin daha fazla baskıya değil, daha fazla devlet aklına ihtiyacı var. Güvenlik, korkuyla değil; adaletle sağlanır. Devletin yeniden ayağa kalkması, ancak hukukla mümkündür.