Bir kenti anlamak için gökdelenlerine değil, nefes alıp alamadığına bakacaksınız. Parkı var mı, kaldırımı kime ait, suyu temiz mi, spor alanları var mı, kent hamamı var mı, yürüyüş ve bisiklet yolları var mı, kent mezarlığı var mı, oteli ve sosyal tesisleri var m, sınaması var mı, tiyatrosu varr mı, kararlar kimin adına alınıyor… Çünkü kent dediğimiz şey beton yığını değil; birlikte yaşama iradesidir. İşte tam da bu noktada “kent hakkı” denilen kavram, bugünün Türkiye’sinde süslü bir akademik terim olmaktan çıkıp hayati bir demokrasi sorununa dönüşüyor.
Kent hakkı, yurttaşın sadece o kentte yaşaması değil; o kentin geleceği hakkında söz söyleyebilmesidir. Ama gelin görün ki son yıllarda kentlerimizde söz, kentliye değil; ihaleye, imar değişikliğine, “acele kamulaştırma” tabelasına veriliyor. Mahalleli sabah kalkıyor, akşam parkının yerinde bir şantiye buluyor. Soruldu mu? Hayır. Danışıldı mı? O da hayır. Ama “yapıldı mı?” Fazlasıyla.
Çevre sorunu da aynı zihniyetin kurbanı. Doğa, planlamanın başında korunacak bir değer değil; sonunda “ÇED raporuyla aklanacak” bir ayrıntı gibi görülüyor. Orman, su havzası, tarım alanı; hepsi imar planının dipnotuna sıkıştırılıyor. Sonra da sel geliyor, hava kirleniyor, şehir boğuluyor. Suçu yine doğaya atıyoruz. Aslında sorun doğada değil, doğayı yok sayan yönetim anlayışında.
Oysa kent hakkına saygılı bir belediye, çevreyi “engel” değil, yaşamın kendisi olarak görür. Rantın değil kamunun tarafında durur. Kenti yatırımcının değil, çocuğun, yaşlının, engellinin gözünden planlar. Yeşil alanı lüks değil, temel hak kabul eder. Ulaşımı otomobile göre değil; yürüyene, bisikletliye, toplu taşıma kullanan yurttaşa göre kurgular.
En önemlisi de şudur: Kent, kapalı kapılar ardından yönetilmez. Şeffaflık, katılım, hesap verebilirlik birer temenni değil, yerel demokrasinin omurgasıdır. Mahalle meclisleri göstermelik değil gerçek olmalı; bütçe rakamları afiş değil, denetlenebilir belge haline gelmelidir. Belediye başkanı kenti “ben yaptım oldu” anlayışıyla değil, “birlikte karar verdik” diyerek yönetebilmelidir.
Kentsel dönüşüm sorunu ise bu işin turnusol kâğıdıdır. Eğer dönüşüm, yoksulu kent dışına sürüyor, komşuluğu dağıtıyor, hafızayı siliyorsa; adına ne derseniz deyin, o dönüşüm değildir. Kent hakkı, insanın yerinde, güvenli ve onurlu bir yaşam sürme hakkıdır.
Özetle sorun çevrecilik değil, medeniyet sorunudur. Betonla büyüyen ama insanıyla küçülen kentler mi istiyoruz; yoksa doğasıyla, demokrasisiyle, adaletiyle nefes alan şehirler mi? Yanıt basit aslında ama bazıları için rant, hâlâ yaşamdan daha değerli.
Planlama, Çağdaş olmak demektir. Her işi erbabına bırakmak demektir. İnsanı ve çevreyi uyumla büyütmek ve en iyiyi en güzeli aramak demektir.
Çevrenize bir bakın ve gördüklerinizi değerlendirin.
Hoşnutluk duyabiliyor musunuz?
Hayır diyenler nedenlerini bir değerlendirsin.