**”Bir Emekliye Dört Çalışan! Yersen Tabii”**
“Bir çay ocağında başlayan sohbet, Saray rejiminin yalan ekonomisini tüm çıplaklığıyla anlatıyor.”
Artık ezberlettiler yalanlarını yurttaşa.Bugün hava güzeldi, dedim biraz yürüyeyim çarşıda.
Biraz yürüdükten sonra herkesin güneşte oturduğu bir çay ocağına yanaştım; bir çay, bir sigara, biraz da memleket dertleşmesi…
Öğle güneşi gevşetmişti ama geçim sıkıntısı herkesin yüzüne asılmıştı.
Hemen yan tarafta bir banka vardı, önünde kuyruk. Çay parası yatmıştı.Kuyruktan ayrılan söylenerek çay ocağına geliyordu. “Günlük para çekme limiti 10 bin TL imiş!”
Para yatmış ama tamamını alamıyorlardı.Birinin sesi yükseldi:
“Banka bizim paramızdan her gün kazanıyor, biz sürünüyoruz.”
Söylenen, küfreden, kızan bir sürü insan.
Bir ülkenin ekonomik panoraması, bir çay ocağı masasında özetleniyordu.
Yan masada iki emekli oturuyordu. Biri öfkesinden söyleniyordu, konuşmalarından yeni muhalif olduğu belli oluyordu ; sık sık “Ben de hep oy verdim ama…” diyerek başlıyordu söze.
Öteki hemen savunmaya geçti: “Ne yapsın hükümet, bir emekliye dört çalışan düşüyor, hazine kaldırmıyor artık…”
Yani o meşhur cümle!
O Saray menşeli cümle, emekliyi emekliye kırdıran, yoksulu yoksula düşman eden propaganda.
Tam bu sırada üçüncü bir kişi geldi, selamlaştılar. Laf döndü dolaştı, kira pazarlığına geldi.
O “dört çalışan” teorisinin savunucusu olan emekli birden parladı:
“Zaten aldığım 18 bin TL, sen bana köyüne çık diyorsun! Ben ne yiyeceğim?”
Bağırıyor, öfkeli, çaresiz…
Ben de dayanamayıp seslendim:
“Eee, kızma o zaman! Az önce halinden memnundun, seni çalanları savunuyordun. Şimdi ne istiyorsa vereceksin, yıllarca verdiğin gibi!”
Baktı, baktı, baktı… Bir kelime bile edemedi.
İşte ülke böyle yönetildi yıllarca.
Yalan, sokakta gerçeğe dönüştürüldü.
Hazine soyuldu, sermaye ceplere indirildi; ama savunmayı hep soyulanlar yaptı.
“Bir emekliye dört çalışan” diyerek bu yağma meşrulaştırıldı. Şimdi yeni bir masal daha hazırlanıyor:
“İkinci emeklilik fonu” adı altında bir başka soygun kapıda.
“İkinci maaş” diye anlatılıyor, ama gerçekte emekçiden yüzde 3 daha kesilecek.
Ve yine aynı sahne yaşanacak:
Saray anlatacak, ekranlar tekrarlayacak, biz sokakta kendi yoksulluğumuzu alkışlayacağız.
Ama kimse unutmasın:
Bu ülkenin asıl yükünü sırtlayan, o dört çalışan değil;
bir Saray’a bakan kırk milyon emekçidir.
Ve gün gelecek, bu halk artık sadece söylenmeyecek, hesap soracak.
O zaman “dört çalışan bir emekliye” değil, bir ülkeye milyon onurlu insan bakacak.
İşte o gün, bu yalan diyalektiğinin fişi çekilecektir.
İşte bu yalan düzenini yıkmak için birleşik bir emek mücadelesi artık zorunluluktur. Doğamıza, yaşam alanlarımıza, emeğimize anca böyle sahip çıkabiliriz.
Yoksa yalanlarla yaşamaya, birbirimize yalan söylemeye devam edeceğiz ve çocuklarımıza yaşanılabilir bir dünya bırakamayacağız.