61Medya
Çift Yönlü Kartvizit
1000 Adet – 1200₺
Ücretsiz tasarım
Tüm illere kargo
A5 Tek Yönlü El İlanı
1000 Adet – 2300₺
Web Tasarım
Modern & özgün tasarımlar
WhatsApp: 0553 416 52 70 Mağazayı Ziyaret Et
Anadolu Basın Birliği Trabzon Şubesi
REKLAM ALANI
Markanızı
bu alanda
duyurmak ister misiniz?
Bizimle İletişime Geçin

Bir Öğretmen Daha… Ama Hala Ayrı Meydanlardayız Süleyman Hacıbektaşoğlu yazdı « ABB 61 – Anadolu Basın Birliği Trabzon

Bir Öğretmen Daha… Ama Hala Ayrı Meydanlardayız Süleyman Hacıbektaşoğlu yazdı

Bir Öğretmen Daha… Ama Hala Ayrı Meydanlardayız  Süleyman Hacıbektaşoğlu yazdı
Son Güncelleme :

04 Mart 2026 - 12:25

10 Görüntüleme


Haber / Köşe Yazısını Dinle
--:--

Bir öğretmenin ölümü karşısında bile ayrı ayrı meydanlara çıkan sendikalar, aslında aynı gerçeği gizliyor. Sorun yalnızca güvenlik değil, kamusal eğitimi çürüten düzendir.

Fatma Nur öğretmenin ölümü bize bir kez daha şunu hatırlatıyor: Parçalı sendikal tepkiler değil, sınıfın birleşik mücadelesi hayat kurtarır.

**”Bir Öğretmen Daha… Ama Hala Ayrı Meydanlardayız”**

Bir öğretmen daha öldürüldü. Bir sınıfın ortasında, bir okulun içinde, yani insanlığın en güvenli olması gereken yerde.

Fatma Nur Çelik.
Bir öğretmen. Bir emekçi. Okulda bıçaklı saldırı sonucu hayatını kaybetti. İstanbul’da, ülkenin kalbinde; çocukları suçluya, okulları ise ihmalin ve çürümenin mekanına çeviren bir düzenin tam ortasında.

Öncesinde “can güvenliğimiz yok” dediği söyleniyor. Yani bu ölüm gökten düşmedi. Bu ölüm, görmezden gelinen bir çığlığın sonucudur. Çürüyen sistemin sonucu.

Ama mesele yalnızca bir cinayet değil. Mesele, bu cinayetin bize gösterdiği çıplak gerçek. Okullar artık birer işyeri.

Bugün öğretmenler yalnızca ders anlatmıyor.
Yoksulluğun, toplumsal çöküşün, umutsuzluğun, şiddetin ortasında ayakta kalmaya çalışıyorlar.

Sınıflar kalabalık. Psikolojik destek yok denecek kadar az. Rehberlik hizmetleri yetersiz.
Okullar idareyle, tutanakla, krizle ayakta duruyor.

Devletin yıllardır yaptığı şey şu: Kamusal eğitimi tasfiye etmek. Tasfiye edilen sadece eğitim değil.
Toplumsal dayanışma da tasfiye edildi.Ve sonuç ortada. Bir öğretmen daha öldürüldü.

Ama biz ne yaptık?
Bir öğretmen öldürüldü. Ve sendikalar yine ayrı ayrı meydanlara çıktı.

Aynı acı.
Ama ayrı pankartlar.
Aynı öfke.
Ama ayrı kürsüler.
Aynı sorun.
Ama ayrı sendikal hesaplar.

Bu tabloyu görmek gerekiyor. Çünkü bu artık sadece örgütsel bir tercih değil. Bu sendikal anlayış meselesidir. 12 Eylül sonrası büyük mücadelelerle 1995 yılında sınıf sendikacılığı temelinde örgütlenen emekçilerin örgütlülüğü çeşitli saikler bahane edilerek sınıf temelinden uzak bir anlayışla bölünüp, parçalanıp bugünün ayrı duran düzen içi sendikal anlayışını yaratmıştır.

Sendikacılık sadece hak arama mücadelesi değildir. Sendikacılık sadece hak arama değil, emeğin onurunu, çalışma koşullarını ve toplumun geleceğini savunan bir sınıf mücadelesidir. Sendikacılığı sınıf mücadelesi bağlamından koparıp onu düzenin statükolarını koruma mücadelesine çevirdiğinde orada var olan devleti ve uygulamalarını kabul etmiş olur mücadele alanını daraltmış olursun.

O zaman bugün sendikalarda örgütlü arkadaşlar kendilerine sormalı : Sınıf sendikacılığı mı, düzen sendikacılığı mı?

Bir sendika iki şekilde davranabilir.
Birincisi, düzen içinde kalır. Devletin çizdiği sınırları aşmaz. Konuşur, açıklama yapar, basın bildirisi yayınlar. Ama düzenin temellerine dokunmaz.
Şiddeti “güvenlik sorunu” olarak anlatır. Sorunu birkaç kamera, birkaç güvenlik görevlisi ile çözülecek bir meseleye indirger. Bu düzen sendikacılığıdır.

İkincisi ise başka bir yerden konuşur. Şiddetin kaynağını görür. Okulları çökerten yoksulluğu,
eğitimi piyasaya açan politikaları, kamusal alanın tasfiyesini, gençliği umutsuzluğa iten düzeni…
Hepsini birlikte görür.

Ve şunu söyler: Bu bir güvenlik meselesi değil.
Bu bir sistem meselesidir. İşte buna sınıf sendikacılığı denir.

Burada nerede duracağının, olacağının kararını bu ayrıma göre verir.

Bir öğretmen öldürülüyor ama öğretmen hareketi tek bir yumruk olamıyor. İşte nedeni sendikacılığa bakıştaki farklılık. Kendini solda tanımlıyor ama sınıfsal tarif edemiyor. Sorun burada.

Bunun bedelini kim ödüyor?
Öğretmenler.
Öğrenciler.
Kamusal eğitim.

Bir de başka bir mesele var. Boykot çağrısı yapılır.
Bazıları bunu “dinlenme günü” olarak görür.
Bu sendikal bilinç değildir. Boykot, evde oturma günü değildir.

Boykot, meydan günüdür.
Boykot, okul kapısında, sokakta, velilerle, öğrencilerle birlikte düzeni sarsma günüdür.

Eğer boykot “tatil” gibi algılanıyorsa,
orada sendikal bilinç zayıflamış demektir.
Sınıf mücadelesi konfor alanında yapılmaz.

Fatma Nur öğretmenin ölümü bize şu soruyu bırakıyor: Bazı sendikalar gerçekten emek örgütleri mi? Yoksa yalnızca sistemin koruyucu nefes boruları mı?

Eğer sendikalar ortak acılarda bile birleşemiyorsa,
bu yalnızca örgütsel bir sorun değildir. Bu, sınıf bilincinin zayıflamasıdır.

Bir öğretmen daha öldürüldü. Bunun karşısında yapılacak şey yalnızca yas tutmak değildir.

Aynı acıyı yaşayan öğretmenlerin aynı mücadelede birleşmesi. Sorunun bir sınıfsal sorun olduğu gerçeği ile yüzleşip sınıf sendikacılığında bir araya gelmeleridir.

Çünkü gerçek şu: Parçalanmış bir sendikal hareket,
egemenlerin en sevdiği sendikal harekettir. Sendikacılık burjuva sistemin devamlılığını sağlamak adına çeşitli adlar adı altında yapılmaz amaç emekçilerin hak arama mücadelelerinin siyasi mücadele ile birleştirilmesini sağlayıp emeğin dünyasını kurmaktır.

Fatma Nur öğretmenin anısı için en doğru saygı duruşu şudur bence :
Ortak mücadele.
Gerçek sınıf sendikacılığı.
Ve kamusal eğitim için birleşik bir emek mücadelesi hattı.

Bu mücadeleyi verirsek cumhuriyeti de, elbette “sosyalist cumhuriyeti” de kurmuş olacağız.

YORUM YAP

2 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x