Şehir merkezinin Meydan tarafındayız annemle. Bir “kışbahar” havası var. Fırsat bu fırsat deyip insanları dışarıya davet ediyor. Biz de o ısrarlı çağrıya uyup çıktık. Sokaklar, kafeler, bankamatik önleri, döviz büroları, mağazalar ve daha birçok nokta hayli kalabalık.
Sakin bir ev yaşantısından sonra kendini o kalabalığın, hareketin ortasında bulan annem “İnsanlar ne mutli,” deyiveriyor. Şaşkın bir sevinçle ve onlara imrenerek. Anlıyorum onu. Küçük bir dünyası var, nereden bilsin başka dünyaları? Nereden bilsin insanların içlerinde neler yaşadığını? İnsanların anlık görüntülerine aldanıyor. Yok canım, göründüğü gibi değildir hiçbir şey. “Herkesin bir derdi var, durur içerisinde!” Yakın zamanda kaybettiğimiz değerli sanatçı Volkan Konak’ın şarkı sözlerini hatırlatıyorum ona. Ötesini, derinini, az biraz kurcalasın diye. “Öyle he!” diyor ona tuttuğum sahici aynadan sonra.
Arabalar vızır vızır. Karıncalar misali hareketli, telaşlı gözüküyor insanlar sokaklarda ve sokak aralarında. Sıcak mevsimlere oranla giysileri gibi ağır bir ton hakim yüzlerine, seslerinin tınılarına ve davranışlarına. Kimse yeterince sevinçli, mutlu ve huzurlu gözükmüyor. Omuzlarında adeta ağır bir yük gibi her şey, koşullar, yaşam. Biz de dahil, omzumuzda ağır bir yük gibi taşıyoruz hikayelerimizi… Az çok tahmin edebiliriz nedenlerini. Yaşam şartlarımız aşağı yukarı aynı. Sınırlı, zorlayıcı… İçinde bulunulan an olduğu gibi yarın için de kaygılar taşıyoruz.
Mevsimine göre ağırlık ya da az biraz hafiflik kazanıyor yaşadıklarımız. İçinde bulunduğumuz soğuk mevsim örneğin. En ağırı… İhtiyaçları fazla. Isınma, yeme içme, giyinme, işe rahat gitme, faturaları zorlanmadan halletme, çoluk çocuğun ihtiyaçları… Hepsinin altından kalkmak gerekiyor. Hırpalanmadan, tökezlemeden ince uzun bir köprüden karşı tarafa geçmeye benziyor bu. Her ne kadar tesadüfen yaşayıp, “Saldım bayıra, Mevla kayıra,” mantığı hakim olsa da bu coğrafyada, yaşama arzumuz var. Yaşama hakkımız… Dolayısıyla ufacık sevinçlere sığınıyoruz. Ufacık mutluluklara… Yıkılmamak için umudu, morali daima dik tutma çabası içindeyiz.
Umudu, morali hep dik tutmak, ahh!.. Özellikle son yıllarda, bu konuda kendi kendimize sürekli telkinler veriyoruz. Var olmanın, yaşamanın, dahası insan olmanın biricik gereği, geleneğiymiş gibi. Ayrıca sabrımızı ve dayanma gücümüzü de sürekli parlatmamız gerekiyor. Bizi yönetenler, gücü elinde tutanlar, iktidarlar bunu dayatıyor bize. Seçeneklerimiz yok denecek kadar az. Bireysel ve toplumsal özgürlüklerimiz budanmış durumda. Slogan gibi gelecek belki ama demokratik hak ve özgürlüklerimiz… Eleştiri, itiraz ve isyan hakkımız yok. İnsanın insana yaptığı zulüm bu. Doğal felaketler, kazalar, hastalıklar neyse ne; o noktada umudu, sabrı dik tutmamız şart. Fakat insanın insana dayattığı anlamsız, suni dertler, çileler çekilmiyor.
Bir kışbahar gününde herkes konuşa güle geziyor sokaklarda, yiyor, içiyor, alışveriş yapıyormuş gibi gözüküyor. Yeme içme kısmı doğru da gerisi için kesin bir şey söylenemez. Mış gibi yapıyorlar… Biraz nefes almak, biraz ferahlamak için taşıyorlar sokaklara. Çarşı, pazar, AVM ve marketleri dolaşmaları ceplerinin dolu olduğu anlamına gelmez. Her şey ateş pahasına. Çoğu da bakıp bakıp geçiyor. Bakması, koklaması yasak değil neyse ki!.. Kendini tutamayıp çok beğenilen bir kıyafet, ev eşyası, et, kıyma alsalar bile, aylık bütçeyi zorluyordur sonrasında. Bir şeyler satın almanın sevinç ve sıkıntısı aynı anda yaşanıyor. Oysaki bir kere geliyoruz dünyaya… Hakkıyla ve layıkıyla yaşamamız gerekmez mi?
İş konuşmaya geldi mi bazılarının; zenginliğin, rahat yaşam standardının göstergesiymiş gibi yolların, yol kenarlarının, otoparkların araçlarla dolu olduğunu örnek vermesi… İtiraz ettiğim bir yargıdır, aslında ön yargı. Herkesin eti budu belli. Maaşlardan biriktirip ev, araba alınacak zamanlarda değiliz. Nostalji oldu o günler. Başka ihtiyaçlardan fedakarlık yapılarak alınıyor o araçlar. Avuç içi kadar bir şehir merkezi sonuçta, gördüklerimiz de hep aynı kişiler değil.
Yanımızdan gelip geçerken ya da bir yerde otururken hararetle konuşan, sohbet eden, gülümseyen insanlar da yok değil. Ne var ki sürekli gülen, kahkaha atanlar nadirdir bizde. Tüm şehirler de aşağı yukarı aynı. Şaka şamatayla çınlamıyor sokaklar. Evlerin duvarlarından kahkahalar taşmıyor etrafa. Sevgi, aşk sözcükleri taşmıyor. Hep hır gür, kavga, hep gerginlik… Gencecik kadınların, pırıl pırıl çocukların bir kelebek kadar ömrü yok. Akıl almaz bahanelerle öldürülmelerine tanık oluyoruz hemen her gün. Hüzünlüyüz, ağlamaklıyız çoğu da. Sokakta, evde, iş yerinde kekremsi tonlar hakim bakış ve hareketlerimize.
Gülmek de ağlamak gibidir oysa, anında sıçrar karşı tarafa. Bireyler olarak içimiz rahat ve hafif olup gülebilsek, hep birlikte güleceğiz. Tek tek huzurlu olsak, hep birlikte huzurlu olacağız. Barışı içselleştirsek barış toplumuna kavuşacağız. Sevgi, dostluk, dayanışma… Yeryüzündeki diğer canlarla birlikte bizim de yaşama hakkımız olacak. Diğer türlü herkes kendi derdine düşüyor, kendi içine… Gemisini kurtaran kaptan!..
fbabuscu@hotmail.com
Fatmacığım eline sağlık çok güzel anlattın başarılar diliyorum
Teşekkür ediyorum canlar. 🥰🙏
Kardeşim Fatmacigim çok güzel anlattin öpüyorum
Teşekkür ediyorum canlar. Başta size olmak üzere, Trabzon’dan Almanya’ya, gurbetçilerimize çok selam ve sevgiler.
Ne güzel özetlemişsiniz hayatımızı..
Yüreğinize sağlık..
👏