İnsan, İnsan Derler İdi/ İnsan Nedir Şimdi Bildim!..
Varoluşsal bir ifadeyle “Godot’yu” beklemek gibi, yani hiç gelmeyecek olanı, gelmeyecek olduğunu bile bile gelecekmiş gibi yaparak beklemek!..
İnsan olmak böyle bir şey işte: Neler olup bittiğinin tamamen farkında olmana karşın bilmiyormuş gibi yapma becerisi gösteren varlığa, çağımızda insan deniyor zira. Şaşırıyoruz kimi zaman ya hani, krizde iken krizi göremeyenlere. Krizin dış güçlerin oyunu olduğuna inanmayı tercih edenlere… Şaşırmamak lazım. İnsan oldukları için kendilerini kandırma becerileri yüksek tabii.
Hani şu meşhur sözde olduğu gibi, “Biliyorlar ama yine de yapıyorlar”. Ya da hadi tersini söyleyelim: “Biliyorlar, görüyorlar, anlıyorlar yine de yapmıyorlar!” Bu iki çeşitlemeden hangisini seçerseniz seçin, cümlelerdeki yap(ma)mak fiilinin yerine istediğiniz bir başkasını yerleştirin. Görün bakın sözün anlamı nasıl da çeşitleniyor.
Hayatın her alanında üzerimize ölü toprağı serilmiş gibi suskun kalışlarımızın… Canhıraş bir çabayla muktedirin her eylemini ondan daha fazla savunuşumuzun, çağlar boyu süren mücadelelerle elde edilmiş pek çok hakkın, özgürlüklerimizin ”güvenlik” denen bir masalla birer birer elimizden alınışına sessiz rızamızın ardındaki çapraşık görünen ama aslında, geleceğimizi ipotek altına alan basit mekanizmayı bu cümle anlatıveriyor işte.
Kandırılıyoruz bile bile. Kanmaya dünden razı insanlar olarak her gün yeni masallar arıyoruz inanacak! Televizyonların, gazetelerin yetmediği yerde sosyal medya imdadımıza yetişiyor… Hüznümü derinleştiren bu işte. Belki de varoluşsal bir hüzün bu içinden çıkılmaz. Ama öyle olmamalı… Hüzne gerekçe çok buralarda.
Yolsuzluğun, hayat pahalılığın, AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in değişiyle “garibanlığın” Milletin Meclisinde açıkça tescillendiği günümüz koşullarında; açlık, evsizlik, “boş tencere”, “mutfaktaki yangın” bu denli apaçık, somut ve dayanılmaz hale gelmişken mevcut yönetimin desteği nasıl oluyor da halen devam edebiliyor? Bu durumda, yoksulu daha yoksul, varsılı daha varsıl yapan söz konusu korkunç bölüşüm krizini, yaygın ekonomik adaletsizlikleri ve yıkımı nereye yerleştireceğiz?
Diğer yanda; Yozlaşmış ve çükmüş bir adalet sistemi, yalanlar, usulsüzlükler, yolsuzluklar. Hakkın ve hukukun belli başlı ölçü ve referanslarının silinmiş olması, temel hak ve özgürlükler alanının böylesini daralması ve parçalanması, Düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik engeller… Tek adam rejiminin kaçınılmaz sonucu olarak kurumların, kuralların, sınırların ortadan kalkması ve böylece gündelik hayatlarımıza derinlemesine nüfuz eden keyfilik, tahammülsüzlük, nobranlık, şiddet ve hoyratlık… Toplumu her düzeyde sarmalayan ahlaksızlık, her türlü değer ve ilkeden yoksun pespaye güç, para ve iktidar savaşları. Hınçla sürdürülen eziyet, sindirme, dışlama, ezme pratikleri… Hiç mi umurumuzda değil tüm bu dayatmalar?
Oysa umurumuzda olmalı. Yukarıdaki yazılanlar biraz da sizin, benim, hepimizin hikayesinden kareler değil mi? Hepimiz gerçekliğe- kendi gerçekliğine de- eleştirel bir mesafeyle bakan ve onu kavrayan, fakat bu kavrayıştan çıkardığı sonucun gereğini yerine getirmeyen insanlar haline gelmedik mi?
Hepimiz kamu kaynaklarının üzerine çöken “yasadışı zenginleşme karşısında, kirli-kanlı el koyma karşısında… Yasal zenginleşmenin çok daha etkili olduğunu ve üstelik yasalarca koruma altına alınmış olduğunu söylemekten” başka bir şey yapmayan/yapmak istemeyen “sinikler” haline gelmedik mi? Geldik… inan olsun ki geldik.
Kanıksamayalım lütfen…
Sevgiyle dostlukla.