61Medya
Çift Yönlü Kartvizit
1000 Adet – 1200₺
Ücretsiz tasarım
Tüm illere kargo
A5 Tek Yönlü El İlanı
1000 Adet – 2300₺
Web Tasarım
Modern & özgün tasarımlar
WhatsApp: 0553 416 52 70 Mağazayı Ziyaret Et
Anadolu Basın Birliği Trabzon Şubesi
REKLAM ALANI
Markanızı
bu alanda
duyurmak ister misiniz?
Bizimle İletişime Geçin

“Kalite” ve “Akreditasyon”: Gerçeklerin Gölgesinde Kalan Üniversiteler « ABB 61 – Anadolu Basın Birliği Trabzon

“Kalite” ve “Akreditasyon”: Gerçeklerin Gölgesinde Kalan Üniversiteler

“Kalite” ve “Akreditasyon”: Gerçeklerin Gölgesinde Kalan Üniversiteler
Son Güncelleme :

12 Ocak 2026 - 21:16

226 Görüntüleme


Haber / Köşe Yazısını Dinle
--:--

“Kalite” ve “Akreditasyon”: Gerçeklerin Gölgesinde Kalan Üniversiteler

*Bu yazı, Anayasa’nın 26. maddesindeki düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında, kamu yararına yapıcı bir tartışma amacıyla kaleme alınmıştır. İfadeler yazarın kişisel görüşleridir ve karalama amacı taşımaz.

 

Üniversitelerimizde “kalite” ve “akreditasyon”, giderek gerçek bir iyileşmeden çok, yüzeysel bir performansa dönüştü. Bu performansın perde arkasında ise tuhaf bir manzara var: Tuvalet kağıdı, peçete, deterjan parası toplayan bölümler, sadece denetçi geleceği zaman yapılan cilalı temizlikler, akademik boşlukları örtmek için düzenlenen doğum günü pastaları, kahvaltı organizasyonları ve yılbaşı çekilişleri. Bir de tüm bunların belgesi gibi sunulan, çoğu zaman hiç yapılmamış toplantıların kâğıt üzerinde oluşturulan hayali tutanakları… Peki, bu kısır döngüden çıkış yolu olarak gösterilen, sorunların köküne inen, şeffaf ve uzun vadeli düşünen “açık ve geniş vizyonlu yöneticiler” gerçekten var mı? Daha da önemlisi, mevcut sistem böyle yöneticilerin yeşermesine izin veriyor mu?

Maalesef, tablo iç açıcı değil. Sistemin doğası, çoğu zaman bu ideallerin tam zıttı bir pratiği ödüllendiriyor gibi görünüyor. Sistem, yöneticilerden genellikle “hızlı sonuç” bekliyor. Bir sonraki denetimi geçmek veya görünür bir sosyal etkinlik düzenlemek, sessiz ve emek isteyen kurumsal dönüşüm çalışmalarından daha “takdir edilir” hale geliyor. Bir yönetici, bütçe sistemini kökten düzeltmek için yıllarca uğraşacağına, personelden peçete parası toplamayı “pratik çözüm” olarak görebiliyor. Vizyon bir maraton iken, sistem çoğu zaman sprint koşucusu seçiyor.

“Açık vizyon”, mevcut düzeni sorgulamayı ve eleştiriye açık olmayı gerektirir. Ancak kurum içinde, sorunu yok saymak veya dile getireni susturmak, sorunu çözmekten daha kolay bir yol olarak görülebiliyor. “Eski yönetimin hatası” diyerek sorumluluktan kaçmak veya “Daha önce de itiraz etmiştin” diyerek eleştiriyi kişiselleştirmek, vizyon genişliği değil, daralmış bir savunma refleksidir.

Bu ortamda köklü değişimi savunan her yönetici, kaçınılmaz olarak dirençle karşılaşıyor. Daha da kötüsü, bu direnç, eleştirel düşünceyi tamamen devre dışı bırakan bir kayıtsız şartsız sadakatle birleşebiliyor. Her yanlış, sorgusuz sualsiz bir bağlılık gösterisiyle “mükemmel” diye alkışlanıyor. Başarısızlık, eleştirilmesi gereken bir olgu olmaktan çıkıp, hoş görülen bir aksiliği haline getiriliyor. İşte bu yaslanma, bu eleştirel düşünceden uzak tavır ve başarısızlığı meşrulaştırmak, kalite performansının en büyük engelidir. Bu zihniyet, kötü yönetimi mazur gösterir, vasatlığı olağanlaştırır ve değişimi imkansız kılar.
Akreditasyon sürecinin en trajikomik yanı ise toplantı odalarında yaşanıyor. Karar mekanizmalarının işlediğini kanıtlamak için sunulan onlarca tutanağın ardında, çoğu zaman hiç yapılmamış toplantılar yatıyor. Yeterli katılım olmayınca, toplantı “gözden geçiriliyor” ve bir hafta sonra, kurallara uygun görünen hayali bir tutanakla belgeleniyor. Bu, kalitenin kâğıt üzerinde yaratıldığı bir savaştır.

Vizyon, özgürlükle beslenir; kısıtlanmış bir alanda filizlenmesi zordur. Üst düzey atamalarda, çoğu zaman en yenilikçi ve eleştirel isimler değil; sistemi sorgulamayan, mevcut işleyişe uyum sağlayan ve “sorun çıkarmayacak” kişiler tercih edilebiliyor. Bu, sistemin kendi kendini yenilemesini engelleyen en büyük tuzaklardan biri.
Peki, umut tamamen kaybolmuş mu? Hayır. Ancak umut, sistemi sihirli değnekle düzeltecek “kahraman yöneticiler” beklemekte değil. Umut; tüm paydaşların (öğrenci, akademisyen, personel) bu “performansı” sorgulamasında, kaliteyi duvardaki sertifikada değil, somut akademik göstergelerde ve günlük yaşam kalitesinde aramaya devam etmesinde, içeriden gelen şeffaflık ve hesap verebilirlik talebinin yükselmesinde yatıyor. Bu, aynı zamanda yaslanmayakayıtsız şartsız sadakate ve eleştirel düşünceden uzak tavra prim vermeyi reddetmekle başlar. Başarısızlığı değil, ancak ve ancak gerçek başarıyı alkışlamakla mümkündür.

Sonuç olarak, “Var mı böyle yönetici?” sorusunun cevabı, istisnalar dışında, büyük oranda “Çok az” şeklinde. Ancak asıl mesele, bu istisnaların yeşerebileceği toprağı hazırlamaktır. Bu da, akreditasyonun bir “gösteri” değil, bir “hesap sorma aracı” olarak görülmesiyle mümkün. Yani bizlerin –eğitimin tüm taraflarının– susmaması, gerçeği talep etmesi ve yaslanmanınkayıtsız şartsız sadakatin ve eleştirel düşünceden uzak tavrın değil, liyakatin ve eleştirel aklın sesi olmasıyla. Gerçek değişim, yukarıdan bir lütuf olarak gelmeyebilir. Aşağıdan, kararlı ve ısrarlı bir talep olarak doğmalıdır. Kalite performansının perdesi, ancak seyirciler alkışlamayı kestiğinde iner. Biz o seyircileriz. Alkışımızı, gerçek başarıya saklayalım. Yaslanmaylakayıtsız şartsız sadakatle, eleştirel düşünceden uzak tavırla gelen başarısızlığı asla alkışlamayalım.
Kalite, ancak onu yönetenlerin kalitesi kadar gerçek olabilir. “Kopyala-yapıştır” yöneticiliği terk edip, eğitimli, vizyon sahibi ve sürece inanan liderler yetiştirmedikçe, duvardaki sertifikalar birer “gösteri aksesuarı” olmaktan öteye gidemeyecektir.

Değişim, tüm paydaşların talep etmesi, gerçek başarıyı alkışlaması ve gerçek olmayan performanslara prim vermemesiyle mümkündür.

 

YORUM YAP

3.5 6 votes
Article Rating
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Şener
Şener
1 ay önce

Ne kadar da doğru söylüyorsun Sayın Hocam.Lakin bu ülkede düzelir mi bu işler bilemedim..