**”“Makamdan Sonra Gelen Özgürlük”**
“Özgürlüğe gidiyorum” dedi adalet bakanı.
Soru şu: Kim için?
Çünkü sınıfsal düzlemde “özgürlük” nötr bir kelime değildir. Her tarihsel dönemde bir içeriği, bir adresi, bir yararlanıcısı vardır.
Bugünün Türkiye’sinde özgürlük; işçi için sendika hakkıdır, grev çadırıdır, gözaltısız yürüyüştür. Emekli için insanca yaşam maaşıdır. Genç için geleceğin ipotek altına alınmamasıdır. Gazeteci için soru sorduğu için sabah kapısının çalınmamasıdır.
Görevden alınan bir adalet bakanı çıkıp “özgürlüğe gidiyorum” diyorsa, bu cümle artık bir vaatten değil; bir itiraftan ibarettir.
Çünkü iktidarın zirvesinde oturan birinin “özgürlük” arayışını görevden ayrıldıktan sonra dillendirmesi, o makamdayken ne kadar özgür olduğuna dair en çıplak soruyu doğurur.
Sınıfsal düzlemde bakalım: Türkiye’de adalet mekanizması uzun süredir siyasal iktidarın genel stratejisinden bağımsız bir alan değil. Yargı, sermaye düzeninin ve yürütme gücünün ihtiyaçları doğrultusunda konumlanıyor.
Grev yasakları, toplantı yasakları, tutuklu gazeteciler, tutuklu belediye başkanları, kayyımlar, uzun süren soruşturmalar… Bunların hiçbiri bireysel tercihlerle değil, sistemsel yönelimle şekilleniyor.
O halde görevden alınan bir bakan neden “özgürlüğe gidiyorum” der?
Çünkü makam, güç kadar bağımlılık da üretir.
Çünkü karar yetkisi görünen yerde değildir.
Çünkü siyasal hiyerarşi içinde hareket alanı sınırlıdır.
Bir başka ifadeyle: Devletin tepesindeki güç yoğunlaştıkça, alt halkalardaki yöneticilerin “özgürlüğü” daralır. İmza atarlar ama yön tayin etmezler. Konuşurlar ama çerçevesi çizilmiş bir dil içinde konuşurlar.
Bu söz aynı zamanda bir pozisyon alma biçimidir.
“Ben aslında farklıydım” demenin örtük halidir.
Sorumluluktan mesafe koyma girişimidir.
Sınıfsal açıdan daha net söyleyelim:
Eğer görevdeyken grev yasaklarına, ifade davalarına, muhalefete yönelik soruşturmalara itiraz edilmediyse; özgürlük makamdan indikten sonra keşfedilen bir duyguya dönüşür. Bu da özgürlüğü politik bir değer olmaktan çıkarır, kişisel bir rahatlama metaforuna indirger.
Bugünün Türkiye’sinde özgürlük, koltuğu bırakınca ulaşılan bir istasyon değil. Tam tersine, koltuktayken savunulması gereken bir ilkedir.
Dolayısıyla bu cümle iki şeyi aynı anda anlatır:
Birincisi, görev süresince hareket alanının sınırlı olduğunu.
İkincisi, sistem içinde gerçek karar vericinin başka bir yerde konumlandığını.
“Özgürlüğe gidiyorum” sözü, aslında şunu fısıldar:
Makam güçlüydü ama ben değildim.
Ve işte tam burada sınıfsal gerçeklik belirir:
Devlet aygıtı bireylerden büyüktür.
O aygıt hangi sınıfın çıkarına göre çalışıyorsa, içindeki aktörlerin özgürlüğü de o çıkarla sınırlıdır.
Özgürlük, görevden alınınca değil;
görevdeyken bedel ödeyerek savunulduğunda gerçektir.
Bugün özgürlüğe koşuyorum demek geçmişi temizlemez belki sadece ortada bir suç var demenin itirafı olur.