Geçenlerde Atapark tarafına gitmek için binmiştim dolmuşa.
Bir kişi daha vardı arka koltukta, genç bir kadın. Araba iyice dolmayı beklemeden hareketlendi. Şoför, boş koltukları, belli ki, yol boyu doldurmayı umuyordu.
Trafik sıkışık olduğu için adım adım ilerliyorduk. O sıra, şoförün dışarıya yönelik abartılı el kol hareketleri dikkatimi çekti. Azarlarcasına bir şeyler anlatmaya çalışıyordu birine. El kol hareketleri yetmedi, bu kez gür ve kararlı bir sesle seslendi:
“Burda olmaz, alamam, polis var!..”
Biraz daha ilerlemiştik ki, aynı el kol hareketlerini yineledi. Tabii aynı azarları da. İlgi ve merakla bakındım etrafa. Karıncalar misali bir koşuşturmaca devam ediyordu sokaklarda. O ısrarlı kişiyi göremedim.
Ama şoför görüvermişti işte. Kalabalık arasındaki bir el işareti, bir ıslık, bir sesleniş anında dikkatlerini çekebiliyor.
İşlerinin incelikleri bunlar, işlerinin gereği…
Durağa gelmemiştik daha, arabanın kapısı “rank” diye açılıverdi. Şoförün uyarı ve çıkışlarından da anladım, o ısrarlı yolcuydu gelen. Şişmanca bir kadın. Eli kolu çanta ve poşetlerle doluydu. Küçük bir yastık da sarkıyordu çantaların birinden. Uzun yolculuklarda sırta ya da başa koyulan o ince yastıklardan. Acelece içeri girip, ona en yakın yere, yanıma oturmaya niyetlendi.
Aracın şoförünün bir parça daha ılımlılaşan azarlarına, tepkiyle karşılık verecek diye düşündüm. Canımın sıkılacağını, gideceğim yere bir parça gergin gideceğimi…
Çünkü ne olursa olsun, altta kalmaktan hoşlanmayan bir yapısı var insanımızın. Birine bir hatasından, eksiğinden dolayı bir şey söyleyecek olsak, kıyamet kopar. Ağır bir küfür duymuşçasına bozulur. Haksız olduğunu bile bile bozulur. Hatta o bozuntuyla tersleyebilir seni. Ağzını açtığına, açıp uyarıda bulunduğuna bin pişman olursun. Ve de haklı bir özür beklediğine…
Sabırsız yolcu -Adını daha sonra böyle koymuştum- neyse ki öyle yapmadı!.. Kurduğu cümleleri, yaklaşımı, can alıcı sözcüklerle aktardığı özrü içimi gülümsetti.
“Aban olsun, yorgunluktan ne yaptuğumi biliymiyim ki,” dedi kan ter. Bu sözleri karşısında şoför daha da yumuşadı ve iş tatlıya bağlandı. Şoför, sırtını dönüp yola devam ettiği için, bu kez onun yerine bana açıklama yapmaya başladı.
“Akşamdan bu yana yollardayim, akıl kalmadi ki bende…” Bunu demesine gerek yoktu aslında. Ayaklarının dibine sıkıştırdığı çanta ve poşetlerden sarkan küçük yastığı anlatıyordu her şeyi. Uzun yoldan geldiğini, telaşını, koyu yorgunluğunu… Onu anladığımı belirten bir gülümsemeyle yetindim sadece. Koltuğa iyice yerleşmeye çalıştığı sıra, cam kenarını işaret ederek;
“İstersen bu tarafta otur. Ben erken ineceğim, rahatsız etmeyeyim seni inerken,” dedim. Neden bilmem, her şeye, ama her şeye razıydı. Azar işitmeye, çantalarını arabanın içinde de oradan oraya taşımaya, onca yorgunluğuna rağmen yerinden kaldırılıp rahatsız edilmeye bile.
“Aban olsun, nerde enersan en, orda ener yol veririm sağa!..”
Çok hoşuma gitti bu candan yaklaşımı, ılımlı tavrı. Gideceğim yere, geç kalmış olmanın sıkıntısını biraz olsun atıverdim üzerimden.
Araba ilerledikçe, ara ara dönüp bir şeyler anlatıyor bana. Ben yine gülümseyerek karşılık veriyorum. Hiç şüphesiz ki yolun kısacık oluşunun da etkisi vardı bunda. Karşılıklı konuşup onunla sohbet kurma gereği duymuyorum.
Önüne dönüyor. Onun gibiler, kendiyle bile sohbeti başlatabilir. O da öyle yapıyor. Etrafa, hareket halindeki insanlara bakıyor. “Kurban olduğumun memleketi…” diyor bir ara.
Anlıyorum artık. Bütün o alttan alma çabası, ılımlılığı memleket özleminden kaynaklanıyor. Memleket havasına, suyuna, toprağına, insanına kavuşmuş olmanın çocukça sevincinden…
Tam ineceğim sıra, birini arıyor. Bir yakını olmalı; kızı ya da gelini.
“Hee, endım, endım!.. Aban kurban olsun saa, ocağa çay koy, geliyirim!” diyor olanca heyecan ve hararetiyle.
Yolda, izde ikidir duyduğum bu “Ocağa çay koy…” sözü, bir kez daha sımsıcak bir ortamın, sohbetin kapısını aralıyor bende. Karşılıklı yürek soluklanışını…
fbabuscu@hotmail.com
Sıcacık.. sevgi dolu yazınız için teşekkür ederim..En kısa zamanda birlikte çay içmek dileklerimle..👏☕