ÖZ ELEŞTİRİ…
Yerel ya da genel fark etmiyor, iktidarın-gücün her kademeden insanı nasılda değiştirip dönüştürdüğünü yakından deneyimlemiş biri olarak, doğaldır ki bende siyaseten verilecek herhangi bir sözün karşılık bulması noktasında herkes gibi kuşkuluydum.
Kuşkuluydum ancak, yaşamın pratikleri bu kuşkulu hali sürdürmeyi bir biçimiyle engelleyebiliyor. Özellikle de kuşkuyu ileri götürdüğümüzde elde kalan hiççi alternatif çok daha ürkütücü bir hal alıyor!
Diğer yandan dayatılan iki seçenekli denklem, kuşkularımı sürdürmeme çok da olanak tanımıyordu. Bütün öğrendiklerime, bütün farkında olduğum ama kendime itiraf edemediklerime rağmen yine de kuşkularımdan vazgeçtim. İkna olmayı seçtim. Kendimi DEĞİŞİM sürecine öylesine kaptırmışım ki, “umutla düş arasındaki ince çizgiyi” bile çoktan aşmıştım. Başka bir değişle, umutlu olmakla umut edilemeyecek olanı beklemek arasındaki farkı kavramamayı tercih ettim…
Aslında romantik falan değilimdir, öyle saf da sayılmam ama burada her zamanki gerçekçiliğimi terk etmek işime geldi. Bu saflık bana iyi geldi. Gerçek bazen öylesine acıtıcı olabiliyor ki insan düşlere sığınmadan edemiyor. Kendimi kandırdım. Değişimin belirtilerini doğru okumadım. Belirtilerin kısa sürede bütün gidişatı bir anda tepetaklak edebilecek bir değiştirme arzusuna ait olmadığını içten içe bilmeme karşın, tersine ikna ettim kendimi.
Bir otokraside gücü bir kez eline geçirmiş olanın sistemin bütün araçlarını tepe tepe kullanırken sıradan bir seçimde, salt oy vermekle ondan kurtulabileceğini ilan edenlere inanmayı seçtim. Tüm yaşanmışlıklarımı, öngörülerimi ve sezgilerimi çöpe atarak hem de… Oysa sistemin bütün araçlarının tam da bugünkü sonucu hazırlayabilecek biçimde kurgulanmış olduğu bu denli ayan beyanken hem de!
Kaldı ki, seçimlere indirgenmiş politikanın, aslında politikayı nasıl da yok ettiğinin analizini yapıp sonuçlarını toplumla paylaşan biriydim. Ama yine de kendimle çeliştiğimi bile bile, “sandık da sandık” diye ortalığı velvereye verenlere kanıp beklentilerimi büyüttüm. Kendimi kandırdım. Kendini kandırmak, kendini böylesine kandırabilmek giderek totaliterleşen rejimlerde yaşamaya çalışanların, ayakta kalmaya çalışanların biricik aracı değil mi? Ben de öyle yaptım. Sıradan kötülüğün yaygınlaşmasına bile isteye el vermiş oldum!
Hiççi alternatiften kaçınırken en hiçleyici olana savruldum. Sahnelenen oyunda, kendisine önceden biçilen role gönüllülük temelinde razı olarak yer aldım. Bunu ayakta kalabilmek için yaptım. Vicdansızlığın, çöküşün, acımasızlığın karşısındaki çaresizliğime katlanamadığım için, siyaset biliminin yol göstericiliğinden sapıp, kendimi hamaset yoğun propagandaya inandırmaya zorladım!
Özünde umudunu her koşulda yüksek tutmayı ilke edinmiş insanlardan biriyim, pek çoğumuza olduğu gibi bana da her yenilgiden sonra daha güçlü ayağa kalkmayı öğretti bu hayat. İçinde yaşadığımız süreçten ise yeni bir şey öğrendim. Bu aslında kendi yarattığım bir yenilgiydi. Daha en başından tercihim, bu sahte çözüme inanmak olmamalıydı.
Saint Exupery; “Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan daha zordur” derken ne kadar haklıymış. Özeleştiri yapayım derken gerçekten ziyadesiyle zorlandım, ama yazdıkça da arınıp, hafifledim… Kendimi kandırdığımı anladığımda ise umudum yeniden tazelendi. Başka bir yerdeydi çözüm, bense artık onu bulmaya her zamankinden daha kararlıydım… Kararlıyım…
Biliyorum zor ama bu ara, herkesin de şapkayı önüne koyup geçmişin muhasebesini yapmasını, yapabilmesini şiddetle öneriyorum.
Sevgiyle, dostlukla.