Türkiye’de sosyalizm tartışmaları çoğu zaman olması gereken yerden başlamıyor. Ekonomi konuşulması gerekirken inanç tartışılıyor, emek ilişkileri alınması gerekirken dinin varlığı ya da yokluğu üzerinden saflaşmalar yaşanıyor. Bu durum hem teorik bir yanlışlığa hem de toplumsal bir kopuşa yol açıyor.
Önce şu soruyu doğru koyalım; Sosyalizmin dinle gerçekten bir sorunu var mı? Teorik olarak yoktur.
Çünkü sosyalizm, bir inanç sistemi değil; ekonomik ve toplumsal bir analiz yöntemidir. Toplumda üretilen değer kim tarafından üretiliyor ve kim tarafından paylaşılıyor? Emek neden yoksul, sermaye neden zengin? Adaletsizlik hangi yapısal ilişkiden doğuyor. İşin özü burada..
Bu soruların merkezinde üretim ilişkileri vardır. Din ise bu çerçevede, Marksist literatürde üst yapı unsurlarından biri olarak değerlendirilir. Bu nedenle sosyalizm acısından din, tartışmanın merkezi değil, ikinci bir toplumsal olgudur.
Sosyalizm, insan dine neden inanıyor sorusuyla değil, insan neden yoksul sorusuyla ilgilenir. Din uzun süre siyasi iktidarın aracı oldu. Sol refleks olarak dine cephe aldı ve bu refleks halktan kopuş getirdi. Solu dar çerçeveye hapsetti. Ekonomik yapılar dururken üst yapıyla tartışma yapılıyor. Mark sistemi şunu der;
Dinle kavga etme,
Dinle doğuran eşitsizliği ortadan kaldır.
İnsan özgürleşince din zaten farklı bir yere oturur.
Alt yapıyı çözemeyenler üst yapıyla kavga eder. Marks’ın eleştirisi dine değil dinin iktidar tarafından kullanılmasınadır. Sosyalizm ekonomik öğretidir. Merkezinde üretim ilişkileri ve emek vardır.
Bu bakımdan din, doğru bir zeminde kaldığında sosyalizmle çatışmak zorunda değildir. Ahlak, adalet, kul hakkı paylaşım gibi değerleri önceleyen bir inanç anlayışı, sosyalist hedeflerle çelişmez. Sorun, dinin ahlaki bir referans olmaktan çıkıp siyasi meşrutiyet aracı haline gelmesiyle başlar.
Türkiye’de solun uzun yıllar yaptığı hatalardan biri de budur. Dini, halkın yaşam pratiğinden kopuk bir biçimde sadece gericilik başlığı altında ele almak, solun geniş toplumsal kesimlerle bağ kurmasını zorlaştırmıştır.
Bugün ihtiyaç duyulan tartışma, inançlar üzerinden değil, emek, adalet ve eşitlik üzerinden yürütülmelidir. Zira toplumların mutluluğu sloganlarla değil adil bir ekonomik düzenle mümkün olur. Din bu düzenin yerine geçerse sorun olur. Adil ekonomik düzenin yanında durursa toplumsal barışa katkı sunar.