*Bu yazı, Anayasa’nın 26. maddesindeki düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında, kamu yararına yapıcı bir tartışma amacıyla kaleme alınmıştır. İfadeler yazarın kişisel görüşleridir ve karalama amacı taşımaz.
Rektörlük Bir Makam Değil, Emanettir
Rektörlük bir ödül değildir.
Bir koltuk hiç değildir.
Rektörlük, bilime emanet edilen geçici ve ağır bir sorumluluktur.
Rektör, her şeyden önce bir bilim insanıdır. Görevi; siyasetin, cemaatlerin, bürokrasinin ya da güç ilişkilerinin beklentilerini taşımak değil, bilimin ve genç araştırmacıların önünü açmaktır. Ancak üniversite yönetimi bu alanların etkisine girdiğinde, bu tanım hızla anlamını yitirir.
Bu noktadan sonra üniversitelerde:
Bilim konuşulmaz, “denge” konuşulur.
Kalite aranmaz, sessizlik ve uyum ödüllendirilir.
Üreten değil, sorun çıkarmayan yükselir.
Ve en tehlikelisi olur:
Üniversite susar.
Suskun bir üniversite bilgi üretemez.
Bilgi üretemeyen bir kurum ise yalnızca tabeladan ve binalardan ibarettir.
Liyakat Gidince, Bilim de Gider
Akademide liyakat bir günde yok olmaz. Sessizce aşınır. Önce fark edilmez, sonra kanıksanır, en sonunda normalleşir. Etkileri ise yıllar içinde ağırlaşır:
Nitelikli akademisyenler ya ülkeyi terk eder ya da susmayı tercih eder.
Uluslararası yayınlar ve iş birlikleri azalır.
Üniversiteler dünya sıralamalarında geriler.
Bu çöküş gürültüyle değil, ihmalkârlık ve kayıtsızlıkla olur. Tedavi edilmeyen bir hastalık gibi, yavaş ama kalıcıdır.
Oysa üniversitelerin görevi “uyumlu” bireyler yetiştirmek değildir.
Üniversiteler; soru soran, eleştiren, itiraz eden ve araştıran zihinler için vardır.
Soru soramayan bir akademi, topluma yol gösteremez.
Eleştiremeyen bir bilim dünyası, kamusal işlevini kaybeder.
Bu mesele yalnızca rektörlükle sınırlı değildir.
Dekanlıklar ve diğer idari görevler de aynı liyakat ilkeleriyle ele alınmadığında sorun kurumsallaşır.
Köklü üniversitelerde, deneyimli ve ehil pek çok akademisyen varken; görevlerin uzun süre vekâleten yürütülmesi ya da geçici çözümlerle idare edilmesi, üniversiteye fayda değil zarar verir.
Eğer gerçekten uygun bir isim bulunamıyorsa, beklemek makul bir tercihtir.
Ancak uzun süre bekleyip sonunda kuruma güven vermeyen, tartışmalı ya da yetersiz bir atama yapılması, “zorunluluk” olarak açıklanamaz.
Bu durumda mesele aday yokluğu değil, tercih edilen anlayıştır.
Dekanlık bir vitrin değildir.
Göreve gelen kişi, ilk günden itibaren güven vermeli; üniversiteye yük değil, katkı olmalıdır.
Üniversite, Siyasetin ya da Malum Yapıların Arka Bahçesi Olamaz
Üniversiteler hiçbir iktidarın, hiçbir siyasi yapının ya da herhangi bir grubun mülkü değildir.
Onlar toplumun ortak mirasıdır.
Ancak üniversite yönetimi siyaset veya çeşitli yapıların etkisi altına girdiğinde, rektörden ve yöneticilerden bilimsel üretim değil; “idare etmeleri”, “dengeyi bozmamaları” beklenir.
Bu durum akademik özerkliği zedeler.
Üniversite, bilgi üreten bir kurum olmaktan çıkar; yönetenlerin beklentilerine göre şekillenen bir yapıya dönüşür.
Bilimi korumanın tek yolu, üniversiteleri siyasetin ve her türlü aidiyet ilişkisinin dışında tutmaktır.
Aksi hâlde üniversiteler, güç dengeleri değiştikçe yön değiştiren yapılara dönüşür.
Ne Yapılmalı?
Çözüm karmaşık değildir; samimiyet gerektirir:
Rektörler, dekanlar ve tüm idari yöneticiler şeffaf ve nesnel liyakat kriterleriyle belirlenmeli.
Üniversitelere gerçek akademik ve idari özerklik tanınmalı.
Bilimsel eleştiri tehdit değil, değer olarak görülmeli.
Yönetim anlayışı sadakat değil, yetkinlik üzerine kurulmalı.
Çünkü bir üniversiteyi güçlü yapan şey,
itaat etmesi değil; özgürce düşünebilmesi ve üretebilmesidir.
Sonuç
Bir ülke üniversitelerini susturursa, geleceğini de susturmuş olur.
Üniversiteler siyasetle ya da başka aidiyetlerle değil, bilimle yönetilmelidir.
Çünkü bilginin, aklın ve liyakatin herhangi bir rengi yoktur.
Liyakat kaybolduğunda geriye;
boş binalar, suskun akademisyenler ve anlamını yitirmiş diplomalar kalır.
Ya nice okumaktır…diye bitirmişti Yunus Emre .
Sonuçta yetersiz mütahitlerle ,yetersiz mühendislerle çöken binaların doğru orantılı artışını getirir cehalet