“DÜN UÇACAKTIK, BUGÜN DÖNÜYORUZ”
Siyaset bazen hafızayla sınanır. Hele ki söz konusu olan isim Recep Tayyip Erdoğan ise, dün söylenenle bugün savunulan arasındaki mesafe ister istemez mercek altına alınır. Şimdi kulislerde konuşulan iddia şu: Erdoğan parlamenter sisteme dönüş projesini sahiplenir ve 2027 sonbaharında Türkiye’yi seçime götürürse ne olur?
Asıl soru belki de şu olmalı: Ne oldu da “tek adam sistemi” diye eleştirilen, ama iktidar tarafından “istikrarın teminatı” diye savunulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden vazgeçilme ihtiyacı doğdu? 2017 referandumunda millete “bu sistemle uçacağız” denmedi mi? Bürokratik vesayet bitecek, kararlar hızlanacak, ekonomi şahlanacaktı. O gün parlamenter sistem için söylenen sözler arşivlerde duruyor. Şimdi aynı iktidarın parlamenter modele dönüşü dillendirmesi, doğal olarak seçmenin aklına şu soruyu getirir: Madem bu sistem bu kadar iyiydi, neden değişiyor? Yok eğer iyi değildiyse, o zaman yedi yıldır ülkeye neden bu model dayatıldı?
Elbette siyasette dönüşler olabilir. Ama bu dönüşün gerekçesi net olmazsa, seçmen bunu stratejik bir manevra olarak okur. 2027 sonbaharında yapılacak bir seçim öncesi “parlamenter sisteme geçiyoruz” hamlesi, Erdoğan açısından oyunu yeniden kurma fırsatı sunabilir. Muhalefetin yıllardır savunduğu bir talebi sahiplenmek, gündemi el değiştirmek anlamına gelir. Tartışma bir anda “sistem yanlış mıydı?” sorusundan “nasıl bir parlamenter sistem?” tartışmasına evrilebilir. Bu da iktidarın elini rahatlatır.
Ancak burada kritik nokta şu: Bu değişim bir özeleştiri mi, yoksa siyasi bir konumlanma mı? Ekonomik sıkıntıların derinleştiği, hayat pahalılığının seçmenin belini büktüğü bir dönemde, yürütme yetkisinin tek elde toplandığı mevcut modelin bütün sorumluluğu da tek elde topladığı gerçeği ortada. Parlamenter sisteme dönüş söylemi, bu sorumluluğu dağıtma arayışı olarak da okunabilir. “Yetki paylaşılıyor” görüntüsü, siyasi yükün paylaşılması anlamına gelir.
Seçmen davranışı açısından bakıldığında, Erdoğan’ın çekirdek kitlesi liderin stratejik hamlelerine uyum gösterme eğilimindedir. Dolayısıyla böyle bir dönüş, tabanda büyük bir kopuş yaratmayabilir. Asıl belirleyici olan kararsızlar ve merkez seçmen olacaktır. Eğer bu hamle “ülke için fedakârlık” çerçevesinde anlatılırsa sınırlı bir etki yaratabilir. Ama seçmen şunu da sorar: Yıllarca “güçlü liderlik” diye savunulan modelden vazgeçiliyorsa, demek ki sistem vaat edilen sonuçları üretmedi. Bu sorgulama, iktidarın hanesine artı mı yazar eksi mi, asıl mesele bu.
Muhalefet açısından ise durum daha da kritik. Yıllardır parlamenter sistemi savunan bir blok, iktidarın aynı söylemi sahiplenmesi karşısında hazırlıksız yakalanırsa avantajını kaybedebilir. Refleks olarak “samimi değilsiniz” demek yetmez. Asıl yapılması gereken, “Madem dönüyoruz, o halde gerçek bir güçler ayrılığı, bağımsız yargı ve denge-denetleme mekanizması olacak mı?” sorusunu somut metinler üzerinden sormaktır. Tartışmayı kişilerden çıkarıp kurallara odaklamak zorundadır.
Çünkü sorun sadece sistem adı değildir. Sorun, o sistemin nasıl işletileceğidir. Eğer tek adam pratiği devam edecekse, tabelada “parlamenter sistem” yazmasının bir anlamı kalmaz. Seçmen artık isimlere değil sonuçlara bakıyor. Sofrasındaki ekmeğe, cebindeki paraya, çocuğunun geleceğine…
2027’ye böyle bir atmosferde gidilirse, seçim bir sistem referandumundan çok bir güven oylamasına dönüşür. Erdoğan için bu hamle risklidir; çünkü geçmiş söylemleriyle yüzleşme zorunluluğu doğurur. Ama aynı zamanda potansiyel bir manevra alanı da yaratır. Muhalefet içinse rehavet kaldırmaz bir sınavdır.
Siyaset hafızayı sever mi bilinmez ama seçmen unutmaz. Dün “tek çare” diye sunulan bir modelden bugün vazgeçiliyorsa, bunun hesabı da, gerekçesi de millete açıkça anlatılmak zorundadır. Aksi halde yapılacak her sistem tartışması, samimiyet testine takılır. Ve o test, sandıkta yapılır.
Sevgili hocam, yanlış hesaplama nedeniyle yakıt kritiğe girdiği için en yakın alana inmemiz gerek aksi takdirde hep beraber çakılacağız…