Anadolu’nun dört bir yanında, küçük bir kasabanın çay ocağında, bir ilçenin pazar yerinde ya da bir şehrin sessiz bir kütüphanesinde, evinin balkonunda vb. eline kalem alan, düşüncelerini kâğıda veya klavyeye döken insanlar var. Onların ortak noktası, ellerinde sarı ya da mavi bir basın kartı olmaması değil; aksine, yazma tutkusu ve içlerinde biriktirdiklerini paylaşma cesaretidir.
Ancak ne yazık ki kendini gazeteciliğin tek temsilcisi sanan, bu mesleği yalnızca bir kimlik kartına indirgeyen bir zihniyet, bu insanlara tepeden bakmayı marifet sanıyor. “Sen gazeteci değilsin, sen soru soramazsın” gibi ilkel yakıştırmalarla aslında kendi dar görüşlülüklerini sergiliyorlar.
Oysa gazetecilik bir fakülte diplomasından ya da bir kartvizitten çok daha fazlasıdır. Gazetecilik; bir olayın peşine düşme cesareti, bir haksızlığı dile getirme sorumluluğu ve en önemlisi, yazma eyleminin kendisidir. Düşünen, sorgulayan ve yazmak isteyen bir insan için gerekli olan tek şey kalem, kâğıt veya bir bilgisayardır. Bunların ötesinde bir sınırlama getirmek, düşünce özgürlüğüne vurulmuş en büyük darbelerden biridir.
“Yaşar Kemal gazeteci miydi? Orhan Pamuk gazeteci mi?” sorusu bu noktada anlamlı iki örnektir. Hayır, Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk roman yazarlarıdır. Ama onların yazdıkları, toplumsal hafızaya kazınan, bir döneme ışık tutan metinlerdir.
Peki, bir köşe yazarının yazdıkları bir romancınınkinden daha mı az değerlidir? Ya da bir yerel gazetede, bir Anadolu kasabasında yaşanan bir adaletsizliği kaleme alan bir öğretmen, bir esnaf ya da bir ev hanımı, elinde basın kartı olmadığı için yazdıklarıyla mı eksik kalır? Hayır. Yazmak bir yetenektir, tıpkı okumak gibi. Bu yeteneği kullanmak için bir kurumdan izin almak gerekmez.
Anadolu basınında ve yerel basında yazan insanlar, çoğu zaman büyük medya kuruluşlarının görmezden geldiği, unuttuğu, yok saydığı hikâyeleri gün yüzüne çıkarır. Onlar bir ilçenin su sorununu, bir köyün yolunun asfaltlanmamasını, bir mahalledeki elektrik kesintilerini yazar. Bunu yaparken ellerinde ne bir sermaye ne de bir holdingin desteği vardır. Onların tek gücü kalemleri ve halkın onlara duyduğu güvendir. Bu insanları “gazeteci değilsiniz” diyerek küçümsemek, aslında Anadolu’nun sesini duymamak, onu yok saymak anlamına gelir. Bir kasabanın sabahında çıkan gazete, o toprağın kalp atışıdır.
Unutulmamalıdır ki gazetecilik bir ayrıcalık değil, bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu taşıyan herkes, ister üniversite mezunu olsun ister olmasın, ister basın kartı taşısın ister taşımasın, yazma hakkına sahiptir. Kimse kimseyi yazma konusunda sınırlayamaz. Ulusal basın susarken Anadolu basını konuşur; çünkü gerçeğin sesi taşradan yankılanır. Yerel basın sadece haber yazmaz; yaşadığı toprağın hafızasını tutar. Büyük şehirler Türkiye gündemini belirler, Anadolu basını gerçeği hatırlatır. Yerel basın küçük değildir; sadece mikrofonu halkın ağzına daha yakındır. Gerçek, çoğu zaman manşetlere değil, yerel gazetelerin köşe aralarına sığınır. Yerel basın yoksa demokrasi sadece büyük şehirlerde yaşayan bir kavram haline gelir. Anadolu’da gazeteci olmak, kalemle yalnız kalmayı göze alabilmektir.
Çünkü yazmak, insan olmanın en temel ifade biçimlerinden biridir. Sarı ya da mavi kartın gölgesinde kalmış bu dar kafalı yaklaşım; yerini daha kapsayıcı, daha adil ve daha özgür bir anlayışa bırakmalıdır. Sonuçta bir gazeteciyi gazeteci yapan, cebindeki kart değil, yüreğindeki cesaret ve elindeki kalemdir. Yazmak için kimseden icazet alacak değiliz. Saygılarımla, vesselam.
Öğr. Gör. Ed. Yılmaz ÇAKMAK