Bir kahvehanenin önü, iki arkadaş laflıyor. Bir de araya giren sinirli bir vatandaş var. Ben de kahvehanedeyim.
Ben: Bak şimdi, şu Deniz Göktaş olayı var ya… Komedyen dediğin adam, toplumun aksayan yönlerini gösterir, güldürürken düşündürür. Ama işte burada bir çizgi var. Göktaş, sahnesinde “Türk milleti” kavramıyla dalga geçmiş, dini sembollere saygısızlık etmiş. Devlet de buna “dur” dedi. Bence mesele şu: Özgürlük, her şeyi söyleme hakkı değildir. Birinin kutsalına sövmek ifade özgürlüğü değil, saygısızlıktır. Toplumun hassasiyetleri var; bu hassasiyetleri hiçe sayarsan devletin sana “Dur!” demesi doğaldır.
Kahvehanedeki başka biri; her şeye itiraz eden, sinirli bir tip, elinde simit, araya giriyor: “Ne diyorsun be kardeşim? Sen ne biçim demokratsın? Komedyenin işi sınırları zorlamak değil mi? Bu ülkede mizaha tahammül yok, her şeyi kutsallaştırdınız. Bir laf ettin mi hemen ‘hassasiyet’ diye bağırıyorsunuz. Bu bir cadı avı! Göktaş’ı içeri tıkmak, mizahı öldürmek demektir. Ya mizahın özgürlüğü yoksa geriye ne kalır?”
Ben sakince itirazcıya dönerek: Tamam, güzel söyledin. “Mizahın işi sınırları zorlamak” dedin. Peki, o zaman sana bir şey sorayım: Sınırı zorlamakla o sınırı yıkıp karşı tarafın evine saldırmak arasındaki fark ne? Bak, geçen hafta bir arkadaşımın başına geleni anlatayım. Adam, bir stand-up gösterisinde Atatürk’le ilgili bir espri yapmış. Salonun yarısı gülmüş, yarısı donup kalmış. Gösteriden sonra bir adam kalkmış, “Benim dedem Kurtuluş Savaşı’nda şehit düştü, sen onun anısıyla mı dalga geçiyorsun?” diye bağırmış. Şimdi, bu arkadaşımın niyeti kötü değildi belki ama sözünün birine dokunduğunu gördü.
İşte Göktaş’ın yaptığı da bu. O sadece sınırı zorlamadı; toplumun yarısının kalbine bir hançer gibi saplanan, “Türk milleti” gibi bir kavramı aşağılayan bir dil kullandı. Bu artık mizah değil, bir tür saldırıdır. Devlet müdahale etmezse ne olur? O zaman herkes kendi kutsalını korumak için kendi adaletini sağlamaya kalkar. Sokakta linç olur, gösteri olur, kavga olur. Devlet; aslında birini hapse atarak değil, toplumun birbirini yemesini engelleyerek bir hizmet veriyor. Yani “Özgürlük her şeyi söyleme hakkı mıdır?” sorusunun cevabı şu: Hayır, özgürlük aynı zamanda o sözün nereye çarpacağını bilme sorumluluğudur. Göktaş bu sorumluluğu unuttu, bedelini de ödedi.
İtirazcı, simidini ısırırken, biraz daha sakince: “Peki ama bu bedel çok ağır değil mi? Hapishane mi olmalı cezası? Bir komedyenin şakası yüzünden içeride yatması, orantısız bir güç gösterisi değil mi?”
Ben: Orantısızlık meselesi tartışılır elbette. Ama burada asıl mesele, Göktaş’ın sadece bir şaka yapmamış olması. O, sahnesini ve sosyal medyayı kullanarak sistematik bir şekilde toplumun temel dinamiklerini hedef alan bir söylem geliştirdi. Bu, bir kere söylenip unutulan bir söz değil; bir duruş, bir tavır. Hukuk da bu tavrı bir noktada “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” olarak değerlendirdi. Bu, bir trafik cezası gibi hafif bir şey değil; bir yangın başlatma potansiyeli taşıyan bir eylem.
Bu olay hepimize bir ders olmalı. Mizahın özgürlüğünü koruyalım, evet… Ama birbirimizin değerlerine saygı duymayı öğrenmeden o özgürlük sadece kaos getirir. Göktaş’ın hikâyesi, “Özgürlük, her şeyi söyleme hakkı mıdır?” sorusunun cevabını bulmak için bir uyarı ışığıdır. Belki de asıl mesele, gülerken kimseyi kırmamayı öğrenmektir. Yoksa gülüşler gözyaşlarına dönüşebilir.
Öğr. Gör. Ed. Yılmaz ÇAKMAK
Ağzına ve kalemine sağlık kitabın tam olarak ortasından anlattın olayı
Wsagol ömerim. Öpüyorum gözlerinden