DEMOKRASİ OLMADAN BARIŞ OLMAZ!
Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) yapılan baskı, halkın iradesine vurulan bir kettir. Türkiye yine çok çetin bir dönüm noktasında. Bir yanda yıllardır çözüm bekleyen Kürt sorunu var. Diğer yanda ekonomik çöküş, hukuk düzenine duyulan güvenin yitimi, dış politikadaki büyük riskler… Ancak Türkiye haftalardır bunları konuşmuyor. Türkiye’ye başka bir gündem dayatılıyor: Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik yargı yoluyla yapılan baskılar… Buna hâlâ “parti içi tartışma” diyenler ya olanlara kör ya da görmezden gelmeyi seçiyor. Çünkü ortada bir parti içi tartışma bulunmuyor; yargı yoluyla siyaseti biçimlendirme girişimi yaşanıyor.
İktidarın seçim sandığında yenemediği rakibini mahkeme salonlarında durdurma çabası, yalnızca CHP’nin sorunu olarak kalamaz. Bu, Türkiye’de çok sesli demokratik yaşamın geleceğini ilgilendiriyor. Bugün CHP’ye yapılanın yarın başka bir partiye de yöneltilebileceği gerçeği, en büyük kaygı kaynağımızdır.
İktidarın aynı zaman dilimi içerisinde hem yeni bir ‘çözüm yolu’ndan söz edip hem de muhalefeti yargı eliyle kuşatması, sürecin niteliğine dair ciddi soru işaretleri doğuruyor. Silahların bırakılmasına ve yeni yasal düzenlemelere dair dile getirilen Temmuz ayı vurgusu, toplumda bir beklenti yaratsa da, Türkiye’de akan kanın durmasını istemekle demokratik bir düzenin inşası arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. İktidarın görmezden geldiği temel gerçek şudur: Silahların susması tek başına demokrasiyi getirmez; demokrasi, kalıcı bir barışın kurulması için vazgeçilmez bir ön koşuldur. Bugün konuşulan süreç neredeyse tamamen güvenlik odaklı bir kalıba sıkıştırılmış durumda. Oysa Kürt sorunu terörle sınırlı bir başlık olmaktan ötedir; bir hukuk, demokrasi, temel hak, özgürlük ve eşit yurttaşlık sorunudur. Bütün bunları konuşmadan sadece güvenlik başlığına odaklanırsanız, çözüm yerine geçici bir ateşkesle karşılaşırsınız. Kalıcı barışa erişemezsiniz.
İktidar ise tam tersini uyguluyor. Bir yandan “barış” diyor. Öte yandan muhalefeti yargı baskısıyla etkisizleştirmeyi seçiyor. Bir yandan “Türkiye değişiyor” iletisi veriyor. Diğer yandan hukuk devletini her geçen gün biraz daha aşındırıyor.
Peki bunun adı nasıl demokratikleşme olur? Demokratikleşmeyi kendi iktidarı açısından tehlike gören bir anlayış, yenileşme vaadinde inandırıcı olabilir mi? Asıl hedefin demokratikleşme yerine, süreci siyasi takvime göre yönetmek olduğu giderek daha açık görülüyor.
Daha da düşündürücü olan ise toplumun süreçten tamamen dışlanmış olması. Böylesine tarihsel önem taşıyan bir konuda üniversiteler dilsiz. Sivil toplum etkisiz. Medya büyük ölçüde kutuplaşmanın içine hapsedilmiş durumda. Toplum adına konuşan çok; fakat toplumu dinleyen yok. Barışın sahibi millet olacaksa, millet sürecin dışına itilmemelidir. Bu sorunun yanıtı verilmeden güven oluşturmak olanaklı değildir.
Bugün Türkiye’nin önündeki en büyük sorun terörle sınırlı değildir. En büyük sorun, hukuk düzenine olan güvenin hızla erimesidir. Hukuk çökerse demokrasi, demokrasi çökerse ekonomi ve barış da çöker. Bunun aksini savunmak mümkün görünmüyor.
CHP’ye yönelik yargısal baskıları görmezden gelip aynı anda “demokratik çözüm” söylemi geliştirmek, çok açık bir tutarsızlıktır. Demokrasi, yalnızca iktidarın hoşuna giden sonuçlar üretince işleyen bir düzenek olamaz; muhalefetin de güvende olduğu bir yönetim biçimidir.
Türkiye’nin öncelikli gereksinimi, sadece terörün bittiği bir ortamı aramakla sınırlı kalamaz. Ülkenin asıl gereksinimi; terörden bütünüyle arınmış, hukukun üstünlüğünü temel ilke edinen, yargının tam bağımsızlığını sağlayan ve seçim sonuçlarını mahkeme kararları yerine doğrudan millet iradesinin belirlediği demokratik bir yönetim düzenidir. Elbetteki silahların susması gerçek barışa giden yolda ilk adımı oluşturur; barışın kalıcılığı ise ancak demokrasiyle güvence altına alınabilir. Bugün toplumsal olarak üzerinde durulması gereken asıl konu budur.
Bu yazıya gazete için yatay görsel hazırla
Doç. mehmet Yıldızlar yazdı diye görünce bir şekilde bir köşeye yerleştir
Amaç ortada Osmanlı’nın son döneminde başarılma aşamasına gelen ülkenin parçalanmasını cumhuriyet ile bozan Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu düzeni yerle bir etmek bugün beka sorunu olarak adlandıranların gerçek beka sorunu olduğunu net olarak koymaktadır.çözüm tektir cumhuriyet ayarlarına geri dönmektir,bununda gereği direnmektir.