Omurga
Omurga, anatomik olarak kemik sisteminin ayakta durabilmesi için en merkezi yapıdır. Ancak “omurgalı insan” kavramı, salt anatomik bir yapının ötesinde, insanın fizyolojik, psikolojik ve sosyal varoluşundaki benzersiz duruşunu ifade eder. Bu makalede, insan omurgasının biyolojik ağırlığı incelenecek, gerçek anlamda insanın olaylar, olgular ve diğer insanlarla ilişkilerindeki “duruşunu” nasıl şekillendirdiği konusu ele alınacaktır.
İnsan omurgası, dik yürüme özelliği sayesinde diğer omurgalılardan farklı bir görünüş arz etmektedir. Bel bölgesindeki içe doğru olan eğrilik ve kalçanın genişlemesi, ağırlık merkezinin ayaklar üzerine dengelenmesini sağlar (Latimer, 2005).
İnsan, fiziksel duruşu ile psikolojik/sosyal duruşu (tutum, karakter, ahlaki pozisyon) arasında derin bir bağ kuran tek canlıdır. Carney vd. (2010) yaptıkları çalışmada, dik fiziksel duruşun özgüveni artırdığını, stres hormonu kortizolü düşürdüğünü ve risk alma eğilimini güçlendirdiğini göstermiştir. Biyolojik yapı, psikolojik durumu şekillendirmekte; psikolojik durum da beden diline yansımaktadır.
“Omurgalı olmak” deyimi, bir insanın zorluklar karşısında eğilmemesi, ilkelerine sahip çıkması ve ahlaki bir çerçevede hareket etmesi anlamında kullanılır. Bu durum biyolojik omurganın işleviyle doğrudan paraleldir: Esneklik ve sağlamlık, omurga kemikleri arasında denge sağlayarak hem uyumu hem de yapıyı korur. Sosyal psikolog Jonathan Haidt (2012), ahlaki temeller teorisinde, insanın sosyal “omurgasının” adalet, özerklik ve sadakat gibi içselleştirilmiş değerlerden oluştuğunu öne sürmektedir.
İnsan, sosyal bir varlıktır ve sosyal ilişkiler ağı içinde yaşar. Sosyal ilişkilerdeki bu duruş, biyolojik omurganın “destek” ve “hareket” işlevlerine benzer şekilde işler. Sağlıklı sosyal ilişkiler, bireye destek sağlar, sosyal destek ağları ve psikolojik sağlamlık geliştirir (Holt-Lunstad vd. 2010). Ancak aynı zamanda, bireyin kendi sınırlarını koruyabilmesi, “hayır” diyebilmesi ve özerkliğini muhafaza etmesi gerekir. Bu, sosyal bir “omurgalılık” halidir. Bauman (2000)’ın “akışkan toplumsal değerler” sisteminde bireylerin bağlanma ve özgürlük arasında salındığını anlattığı çelişki, tam da bu sosyal omurganın esnekliğini ve direncini test eder.
İnsanı diğer omurgalılardan ayıran en temel özellik, olay ve olguları eleştirel bir şekilde değerlendirebilme, tarihsel ve etik bir açıdan yargılama yeteneğidir. Bu entelektüel ve ahlaki “omurga”, insanı pasif bir gözlemci olmaktan çıkarıp aktif hale getirir. Hannah Arendt (1963), “kötülüğün sıradanlığı” kavramını geliştirirken, otorite karşısında eleştirel bir duruş sergileyememe, düşünme yetisini kullanmak istememe halinin nasıl kitlesel sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir. Biyolojik olarak omurganın sinir koridoru nasıl merkezi sinir sistemini koruyorsa, eleştirel düşünce ve ahlaki ilkeler de bireyin bilişsel ve etik bütünlüğünü korur.
“İnsanın omurgalı duruşu”, biyolojik bir duruştan çok ahlaki ve vicdani bir tavrı ifade eder. Eğilip bükülmeden, şartlara göre şekil almadan, doğru bildiğinin arkasında durabilme halidir. Omurgalı duruş; ilkesel olmayı, işine gelince değil, her zaman aynı doğruyu savunmayı, tutarlılığı, dün söylediğini bu gün inkâr etmemeyi, cesareti, bedeli olsa bile haksızlığa “hayır” diyebilmeyi gerektirir. Onuru, menfaati için karakterinden ödün vermemeyi, sorumluluğu, sözünün ve eyleminin arkasında durabilmeyi kapsar.
Omurgalı olmak; inatçılık değildir, kabalık değildir, her şeye karşı çıkmak değildir, güçlünün yanında saf tutmak hiç değildir. Toplumsal bağlamda; Güçlüye göre değil, hakikate göre konuşur, kalabalıklara uymak yerine vicdanının sesini dinler, sessiz kalmanın suç olduğu yerde susmaz. Tek cümleyle omurgalı duruş; insanın dik durabilmesi değil, eğilmesi gereken yerde bile eğilmemeyi bilmesidir.
“Omurgalı insan” kavramı, biyolojiden felsefeye uzanan çok katmanlı bir gerçekliğe işaret eder. İnsan omurgası, evrimsel süreçte dik durmamızı sağlayan bir kemik yapısı olmanın çok ötesinde, bizi “insan” yapan niteliklerin hem temeli hem de başka bir şekildeki anlatımıdır.
Fiziksel duruşumuz, psikolojik sağlamlığımız, sosyal ilişkilerimizdeki denge arayışımız ve olaylar karşısındaki ahlaki pozisyonumuz, çok boyutlu “omurgalılık” halimizin göstergeleridir. İnsan, omurgasını yalnızca taşımakla kalmaz, onunla düşünür, onunla direnir ve onunla ilişki kurar. Bu nedenle, “omurgalı insan” salt bir tür tanımı değil, bir yaratılış biçimidir.
Hemen tüm canlılarda biyolojik omurga vardır. Fakat bu canlıların içinde insanın omurgasının önemi çok büyüktür. Çünkü insanlarda biyolojik ve sosyal olmak üzere iki tür omurga vardır. Fakat bazı insanların omurgaları farklıdır. Omurgalı olmak insanı toplumda ayakta tutan bir özelliktir. Omurgasız canlılar genelde yerlerde sürünürler. Gerçek omurgalılar hep ayaktadırlar ve omurgasız sürüngenleri ezer ve yok ederler. Bu durum insan ilişkilerinde de böyledir. Fakat omurgasız insanlar toplumda daha fazla göze batarlar. Çünkü hünerleri yalakalık yapmak, çıkar ve menfaatleri peşinde koşmaktır.
Bir toplumda omurgalı olmak meziyettir, fakat bedel gerektirir. Çünkü o toplumda eğilmek uyum, susmak akıl, görmezlikten gelmek erdem sayılır. Dik duranlar “zor insan”, “uyumsuz”, “tehlikeli” diye etiketlenir. Omurgasız insan çürümüş düzenin aynasıdır.
Bizler, doğruyu yalnızca konuşanlardan değil, doğru yüzünden kaybetmeyi göze alanlardan yana olmalıyız. Çoğunluğa göre şekil alan duruşları karaktersizlik olarak görenlerdeniz. Güçlünün yanında saf tutmayı cesaret değil, korkunun örgütlü hali olarak görmeliyiz. İlkesizliğe zekâ, suskunluğa olgunluk diyen bu dilin karşısında olmalıyız. Yanlışa doğru demenin değil, doğruyu savunmanın peşindeyiz ve şunu çok iyi biliyoruz; omurgalı insanı dışlayan toplum, bir gün omurgasızlıktan çökecektir. Omurgalı insanlarla karşılaşmak dileğiyle. Vesselam!
Öğr. Gör. Ed. Yılmaz ÇAKMAK
Yılmaz hocam tüm canlılar üzerinden omurgayı ele almışsınız Ama tüm insanlığa fayda sağlayacak bir şekle getirmişsiniz Elinize emeğinize bilginize sağlık
Teşekkürler kardeşim ağzına sağlık
Omurgasız insan çürümüş düzenin aynasıdır…
Emeğinize sağlık 🌸