“ENE’L HAK” HALLAC-I MANSUR”
(Miladi: 858-922)
Kelime-i Tevhid (LA İLAHE İLLALLAH), İslam dininde Allah’a inanmanın ve O’nu tek ilah kabul etmenin en temel kabulü ve en öz ifadesidir. Bu sadece bir kelime dizisi değil, İslam inancının ve dünya görüşünün özüdür. Tevhit kelimesi:
1- “Lâ ilâhe”: “Hiçbir ilah yoktur.”
2- “İllallah”: “Ancak Allah vardır.”
3- Bütün olarak: “Allah’tan başka (hak) ilah yoktur.” anlamlarıyla açıklanmıştır.
Bu sadece teorik bir inanç değil, pratik bir hayat programıdır. Bir Müslüman’ın tüm yaşamı, kararları, değer yargıları ve hedefleri bu ilkeye göre şekillenir. “Allah’tan başka ilah yok” demek, hayatta Allah’tan başka mutlak otorite, mutlak itaat edilecek merci tanımamak anlamına gelir. İslam inancına göre yüce Allah ve O’nun eşsiz sıfatlarını şöyle açıklayabiliriz:
Zâtî veya Selbî Sıfatlar:
Bunlar, Allah’ın ne olmadığını ifade eden ve O’nu yaratılmışlardan kesin olarak ayıran sıfatlardır.
Sübûtî Sıfatlar:
Bunlar, Allah’ın zatında sabit, ezelî ve ebedî olan kemal sıfatlarıdır. Genellikle hayat, ilim, işitme (semi’), görme (basar), irade, kudret, kelam (konuşma) ve tekvin (yaratma) şeklinde sayılan bu sekiz sıfat, O’nun yaratıklarla ilişkisinin temelini oluşturur.
Fiilî Sıfatlar:
Allah’ın yaratma, rızık verme, diriltme, öldürme, bağışlama gibi sonsuz fiillerini ve bu fiillerden kaynaklanan isimlerini ifade eder.
Haberî veya Müteşâbih Sıfatlar:
Kur’an-ı Kerim ve hadislerde geçen “el”, “yüz”, “arşa istiva etmek” gibi lafızları kapsar.
Allah’ın İnsana Verdiği Sınırlı, Kısmi ve Nispi Sıfatlar
İslam inancına göre Allah, zatına mahsus sıfatlarıyla (Vücud, Kıdem, Beka gibi) yaratılmışlara benzemez. Ancak, Sübûtî sıfatları denilen bazı kemal sıfatlarını, insana sınırlı, nispi ve yaratılmış bir surette yansıtmıştır. Bu, insanın “yeryüzü halifesi” ve “en güzel biçimde” yaratılmış olmasının bir gereğidir.
Bu yansıma en belirgin şekilde şu sıfatlarda görülür: Hayat (sınırlı bir canlılık), İlim (sonradan kazanılan sınırlı bilgi), İrade (cüz’i irade, sınırlı seçim özgürlüğü), Kudret (çok zayıf bir güç), Semi’ ve Basar (duyu organlarıyla sınırlı işitme ve görme) ve Kelam (harf ve sese bağlı konuşma). İnsan, bu sıfatların yansıması sayesinde bilir, seçer, eyler ve sorumluluğunu taşır.
Tasavvuf geleneğinde bu durum, Allah’ın isim ve sıfatlarının mahlukatta tecellisi ve “İnsan-ı Kâmil” kavramıyla derinleştirilir. İnsan, bu sıfatların toplayıcı bir aynası gibidir. Ancak buradaki kritik nokta, bir benzeme değil, mutlak kemalin (sonsuz sıfat ve bilginin) insan üzerindeki sınırlı bir yansıması olduğudur. Bu, insanı yüceltmez; bilakis, sahip olduğu her şeyin bir lütuf ve emanet olduğunu göstererek onun acizliğini ve kulluğunu hatırlatır. Temel denge, Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederken (Sübhane Rabbiye’l-Azim, Sübhane Rabbiye’l-A’la), O’nun rahmetinin yansımalarını da inkâr etmemektir.
Allah ve sıfatlarını biraz detaylı da olsa anlattıktan sonra gelelim yazımızın ana teması Hallac-ı Mansur’un “ENE’L HAK” sözünün yukarıda sözü edilen kavramlar açısından değerlendirilmesine. Acaba Mansur bu sözü söylerken ne demek istemiştir? Mansur tasavvuf ehli bir kişilikti. Direkt “ben Allah’ım” mı demek istedi? Yoksa başka bir anlam mı yükledi sözlerine? O zaman ve şartlarda bu sözü söylemeye neden gerek duydu? Bu sözü söylemekteki amacı neydi?
Bu soruların cevaplarını bulmadan Hallac-ı Mansur’u eleştirmek, yermek, suçlamak, aynen geçmişte olduğu gibi idama mahkûm etmek en basit düşünce tarzıdır. Zamanın insanını yargılamak, zamanın şartlarını, dinsel kavramlarını, uygulanış biçimlerini ve bu kavramların o zamanki dini yöneticilerce nasıl yorumlandığını bilmeden dünü bugünden konuşabilmek pek mümkün olmasa gerek.
Hallac-ı Mansur’un “Ene’l Hak”, “Ben Hakkım”, “Haktan gayri değilim” sözü, hem dini hem de felsefi açıdan derin ve çok yönlü bir anlam taşımaktadır. Bu ifadenin temelinde, insan ile ilah arasındaki sınırların aşılması ve insanın varoluşunun özünde ilahi bir özlem ve birlik arayışının yattığı düşüncesi yatar. Dini açıdan bakıldığında, bu söz, tasavvuf geleneğinde Allah ile insan arasındaki birlik ve bütünleşme deneyimini ifade eder (İsmail Rûhi, 1970).
Hallac-ı Mansur, bu sözle, kendisinin ve tüm varlığın aslında ilahi hakikatin ta kendisi olduğunu, benlik sınırlarının ötesine geçerek ilahi gerçeklikle bütünleştiğini vurgulamaktadır (İsmail Rûhi, 1970). Bu anlamda, “Ene’l Hak” ifadesi, Allah’la özdeşleşmeyi ve varoluşun temelinde yatan ilahi hakikate ulaşmayı temsil eder. Yani manası çok derindir.
Felsefi açıdan ise, bu söz, insanın kendini ve evreni anlama mücadelesinde sınırların ötesine geçmeye yönelik bir çağrıdır. İnsan, kendisinin ve evrenin gerçek doğasını keşfetmek için içsel bir yolculuk yapar (Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, 13. yüzyıl). Hallac-ı Mansur’un ifadesi, insanın özünde ilahiyle bir olma, birlik ve bütünlük halini anlamaya yönelik bir metafizik iddiadır (Mevlânâ Rûmî, 13. yüzyıl). Böylesine derin ve gizemli bir manayı anlayabilmek için okumak, okumak, okumak gerekir.
Hallac-ı Mansur’un “Ene’l Hak” sözü, dini ve felsefi açıdan, insanın içsel yolculuğu ve ilahi hakikatle bütünleşmesi fikrini temsil eder. Bu ifade, bireyin kendini aşma ve ilahi ile bütünleşme arzusunun yanı sıra, toplumda da temel hak ve özgürlüklerin, adaletin ve eşitliğin temelini oluşturur (Fârâbî, 10. yüzyıl).
Devlet ve toplum açısından bakıldığında, bu söz, egemenlik ve otorite kavramlarının ötesinde, insanın temel hak ve özgürlüklerine vurgu yapar (Fârâbî, 10. yüzyıl). Toplumda her bireyin içsel hakikatine ulaşma ve kendini gerçekleştirme çabası, bu ifadenin temsil ettiği ruhla uyum içindedir. Hallac-ı Mansur’un sözünde, ilahi hakikatin bütün varlığa nüfuz ettiği düşüncesi, toplumda eşitlik, adalet ve özgürlük ilkelerinin temelini oluşturur (İbn Sina, 11. yüzyıl).
İnsanların kendilerini ilahi hakikatin yansıması olarak görmesi, toplumsal ilişkilerde de hoşgörü, sevgi ve birliktelik duygularını güçlendirir. Bu bağlamda, devletin ve toplumun, bireylerin içsel hakikatlerini ortaya çıkarmalarına imkân tanıyacak, onları kendileriyle ve hakikatin kendisiyle buluşturacak bir yapı olması gerektiği sonucuna varılabilir.
İnsan, kendinde saklı ilahi hakikati keşfettiğinde, hem bireysel hem de toplumsal yaşamda daha derin bir anlam ve bütünlük bulur. Bu nedenle, bu söz, hem bireysel gelişim hem de toplumsal barış ve uyum için ilahi hakikatle bütünleşmenin önemine işaret eder ve insan-eşya, devlet-toplum ve birey arasındaki ilişkileri yeniden düşünmeye davet eder.
Tüm bunların ötesinde Hallac-ı Mansur’un hayat felsefesinden kısa bir pasaj yazmakta yarar olduğunu düşünüyorum. İçinde yaşadığımız toplumun her zaman doğruları söylediğine inanmayıp, okuyup anlayarak kendi beyinsel süzgecimizden geçirdiğimiz olay, olgu ve kavramların gerçekliğini kendimiz bulmamız gerekmektedir. Çünkü toplum her zaman doğru olanı söylemeyebilir; bazen toplumun dışladığı bir kişinin bile dediği doğru olabilir.
Yaşadıkları dönemler ne olursa olsun topluma yön veren insanların yanlışlarının da doğru kabul edildiği bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlar, menfaatlerine uygun olacak söylemleri yanlış olsa bile doğru kabul edip ona göre davranışlar belirliyorlar. Galileo “dünya dönüyor” dediğinde, içinde yaşadığı toplum onu idama mahkûm etmişti. Oysa dünya dönüyordu. Yani toplum her zaman doğruyu söylemeyebilir.
Hallac-ı Mansur Ene’l Hak dediğinde, o zamanki Abbasi toplumu ve başta Abbasi Halifesi Muktedir olmak üzere karar vericiler onu idama mahkûm etmişlerdi. Oysa derin, felsefi ve ilahi düşünüldüğünde Mansur’a hak verilebilir. Allah’ın kendindeki bazı sıfatları insanoğluna bahşettiğini dikkate aldığımızda veya bazılarının insanda tecelli ediş şekli düşünüldüğünde Mansur’u anlamak gerektiği kanısındayım. Mansur, “Ene’l Hak” diyerek Allah’ı insanda gördüğünü veya Allah’ı insanda bulduğunu söylemek istemiş olamaz mı? Bu sözle anlatılmak istenen derin ve zor anlaşılabilir manayı her insandan bekleyemeyiz. Hele bu 858-922 yıllarıysa…
Bugün bile eğitimsiz, eğitilmiş olsa bile eleştirmeyen, sorgulamayan, felsefi açıdan bakamayan, analiz edip sentezleyemeyen beyinlerin bu konuları anlamasını beklemek hayalperestlik olacaktır. Tahminimce o söz doğruydu fakat sözün söylendiği zaman yanlış zamandı; toplum o sözü anlayacak düzeyde değildi. Yani o sözdeki derin anlamı hazmedecek “uygun toplum, uygun zaman” yoktu. Çünkü o zamanki sistem böyle geniş, detaylı ve felsefi manadaki bir düşünceyi kabul edebilecek seviyede değildi ve tabii ki zamanın dini liderleri ve mezhep karar vericileri bunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak böyle bir değerin idamına karar verdiler.
Sadece idam değil, taşlanarak idam… Bu, olayın hazin boyutu. Bu olayın insanı asıl üzen ve üzerken de düşündüren başka bir boyutu, Hallac-ı Mansur’un idama taşlanarak giderken en yakın dostunun ona attığı “GÜL” olayı. İşte insanı ölmekten daha çok düşündüren ve üzen durum. Herkesin Mansur’a taş attığı bir esnada arkadaşı Şibli ona bir gül atıyor. Hallac-ı Mansur idama giderken gülüyor; hiçbir taşa üzülmüyor ve hiçbir taş ona atılan gül kadar incitmiyor ve şöyle diyor: “Taş atanlar avam takımı, bilmiyorlar, halden anlamazlar. Onların taşı bizi incitmez ama halden anlayan bir dostun attığı gül bile bizi incitti, canımızı acıttı,” diyerek ölüme gider. Derin mevzu… Vesselam.
Kaynak:
1- İsmail Rûhi (1970). *Divan-ı Rûhi*. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
2- Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (13. yüzyıl). *Mesnevi*. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
3- Şeyh Sâdi (13. yüzyıl). *Bustan*. İstanbul: İletişim Yayınları.
4- Fârâbî (10. yüzyıl). *El-Medineyü’l-Fâzıla*. Ankara: Türk Tarih Kurumu.
5- İbn Sina (11. yüzyıl). *Kitab-üş Şifa*. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Öğr. Gör. Ed. Yılmaz ÇAKMAK