DUVARDAKİ BALTA İLE OKULDAKİ KURŞUN ARASINDA
Eskiden okulların koridorlarında, bahçe duvarında bir balta, bir kürek, bir kazma asılıydı. Bunlar tahta saplı, ağır, gerçek aletlerdi. İş görsün diye oradaydı. Öğrenci olarak bakardık, belki merak ederdik ama o baltayı yerinden alıp bir öğretmene, bir arkadaşa, hatta bir yabancıya sallamak en asi çocuğun aklının ucundan bile geçmezdi.
Neden mi? Çünkü baltanın orada durmasıyla onu kullanma fikri arasında bir uçurum vardı. Bu uçurumun adı terbiye, saygı ve eğitimdi.
Şimdi düşünüyorum da aynı balta bugün okul duvarında asılı olsa her gün kaç ölü, kaç yaralı haberi alırdık? Belki de baltaya gerek kalmıyor. Artık silahlar çantada ve öfke tetikte.
İlk büyük yara Eskişehir’den geldi. 2018 yılında bir üniversite araştırma görevlisi, Eğitim Fakültesi’nde odasına kapanan akademisyenleri hedef aldı. 4 kişiyi katletti. Hani öğretmenler baş tacıydı ya? İşte bu baş tacı silahına sarıldı. Bir akademisyen, bilim üretmesi gereken yerde kan döktü.
Ardından Siverek’te bir liseye baskın yapan eski bir öğrenci okula pompalı tüfekle girdi. 16 kişiyi yaraladı, sonra kendini vurdu. O çocuk bir zamanlar o sıralarda oturdu, o tahtaya baktı ve öğretmeninden bir şeyler duydu. Ama duydukları içindeki karanlığı aydınlatmaya yetmedi.
Ve son olarak Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda 14 yaşındaki bir çocuk 5 tabancayla saldırı düzenledi. Biri öğretmen olmak üzere 9 kişiyi katletti. Toplam can kaybı 11’e yükseldi. Saldırganın babası polis başmüfettişiydi. Yani silaha erişimi vardı. Ama asıl mesele şu: Bu çocuk okula aidiyet hissetmiyordu ve devamsızlık sorunu yaşıyordu. Kimse ona “dur” diyemedi.
Ne değişti de bir elimizde baltayı tutamayan çocuklar şimdi tetiği çekebilen canilere dönüştü?
Bir zamanlar her sabah “Andımız”ı okuyarak büyüyen çocuklar vardı. “Türküm, doğruyum, çalışkanım” derken içine bir sorumluluk yerleşirdi. “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” sözü, kendinden büyük bir bütüne ait olma bilincini verirdi. “İlim, bilim fışkıracak” dendiğinde ise merak etmek, sorgulamak kutsanırdı. O andın kaldırılmasıyla belki de o “armağan etme” duygusu kayboldu. Geriye sadece bireysel başarı ve net sayısı kaldı. Oysa kendini bir bütünün parçası hissetmeyen çocuk, o bütüne – okuluna, öğretmenine, arkadaşına – neden sahip çıksın? Aidiyet duygusu sökülüp alınınca, geriye sadece öfke ve yabancılaşma kalır.
Eğitim sisteminin kalbinde bir test çılgınlığı var. LGS, YKS, KPSS, TYT, AYT… Çocuklar daha sekiz yaşında sınava hazırlanmaya başlıyor. Okullar adeta birer sınav koçluğu merkezine dönüştü. Öğrencilere “Ne öğrendin?” değil, “Kaç net yaptın?” diye soruluyor. Bu sistem merakı, sorgulamayı ve yaratıcılığı öldürüyor. Bir çocuğun ruh dünyası, sanatla, sporla, arkadaşlıkla değil, deneme sınavlarının baskısıyla şekilleniyor. Sonuçta öfkesini ifade edemeyen, başarısızlık korkusuyla yoğrulmuş bireyler ortaya çıkıyor. Test sisteminin ürettiği bu baskı, okulları birer gerilim odasına çeviriyor. Ne zaman ki bir çocuk patlıyor, işte o zaman silahlar konuşuyor.
Zorunlu eğitime de bakmak gerek. On iki yıl zorunlu eğitim, her çocuğu aynı kalıba sokma çabasıdır. Oysa her çocuk aynı anda aynı şeyi öğrenmek zorunda değildir. Zorunlu eğitim, nicelikte başarılı görünmek için niteliği feda etti. Sınıflar şişti, öğretmenler tükendi, derslikler yetersiz kaldı. Okula gitmek zorunda olan ama gitmek istemeyen, okula aidiyet duymayan binlerce çocuk var. İşte Kahramanmaraş’taki çocuk da onlardan biriydi. Zorunlu eğitim onu sınıfta tuttu ama ruhunu kurtaramadı. Okul bir sevgi yuvası değil, bir zorunluluk haline geldi. Zorla okula giden bir çocuğun kalbinde okula karşı nefretten başka ne büyüyebilir?
(2. Bölümde: Öğretmen adaylarının çilesi, kaldırılan formasyon, akademiye giriş sınavı, liyakatsiz yöneticiler, düşük ücret ve rehberlik sorunu anlatılacaktır.)
Prof. Dr. Ömer DALMAN
Emeğine yüreğine sağlık