61Medya
Çift Yönlü Kartvizit
1000 Adet – 1200₺
Ücretsiz tasarım
Tüm illere kargo
A5 Tek Yönlü El İlanı
1000 Adet – 2300₺
Web Tasarım
Modern & özgün tasarımlar
WhatsApp: 0553 416 52 70 Mağazayı Ziyaret Et
Anadolu Basın Birliği Trabzon Şubesi
REKLAM ALANI
Markanızı
bu alanda
duyurmak ister misiniz?
Bizimle İletişime Geçin

LİYAKATİN ZAYIFLADIĞI YERDE ÖĞRETMENLİK DE ZARAR GÖRÜR « ABB 61 – Anadolu Basın Birliği Trabzon

Akademisyen ve Yazar | KTÜ | Üst Klasman Temsilcisi | Bilim, spor ve fikirler paylaşılır

Prof. Dr. Ömer DALMAN (Karadeniz Teknik Üniversitesi)

LİYAKATİN ZAYIFLADIĞI YERDE ÖĞRETMENLİK DE ZARAR GÖRÜR

LİYAKATİN ZAYIFLADIĞI YERDE ÖĞRETMENLİK DE ZARAR GÖRÜR
Son Güncelleme :

23 Nisan 2026 - 9:48

141 Görüntüleme


Haber / Köşe Yazısını Dinle
--:--

LİYAKATİN ZAYIFLADIĞI YERDE ÖĞRETMENLİK DE ZARAR GÖRÜR

Eğitim sistemi nereden nereye geldi? İlköğretimde kalite ciddi sorunlar yaşıyor. Ders saatlerinin neredeyse yarısı sadece Türkçe ve Matematiğe ayrılıyor. Sanat, spor, müzik ve sosyal gelişim yeterince yer bulamıyor. Çocuklar sınavlara hazırlanan robotlara dönüşüyor.

Üniversiteler ise ağır sorunlarla karşı karşıya. Eskiden bir üniversite bitirmek bir ayrıcalıktı. Şimdi diplomalar nitelik kaybına uğramış durumda. Akademik kalite ciddi biçimde gerilemiş durumda. Üniversiteler; hocalarını dinlemeyen, araştırma yapmayan ve sadece mezun olmaya odaklanan öğrencilerle dolu.

Peki bu çöküşün mimarları kim? Eleştirmenlere göre liyakatsiz müdürler ve liyakatsiz rektörler. Okullara siyasi bağlantılarla atanan müdürler öğretmenleri baskı altına alıyor ve öğretmenlerin moralini bozuyor. Üniversitelerde ise rektörler, kimilerine göre bilim insanı değil, sadakat yarıştıran bürokratlar hâline geldi. Bir rektörün “atamaları sadakate göre yapacağını” açıkladığı basına yansıdı. Aynı rektörün mahkeme kararlarını tanımadığını söylediği ve TBMM’deki milletvekillerine “münafık” dediği de basına yansımıştı. Bu durum, ilan edilmiş bir liyakatsizlik ve hukuk tanımazlık örneği olarak değerlendirilmektedir.

Öğretmen adaylarına bakalım. Eskiden KPSS vardı; eleştirilen yanları çoktu ama en azından yıllardır bilinen, üzerine çalışılan bir sistemdi. Derken Millî Eğitim Bakanı değişti. Sanki hükümet değişmiş, baştan aşağı yeni bir eğitim felsefesi gelmiş gibi, KPSS kaldırıldı, yerine AGS (Akademi Giriş Sınavı) getirildi. Oysa bakanlar o kadar sık değişiyor ki, bir bakanın getirdiği sistem, diğer bakan gelince “bu bize uymaz” diye çöpe atılıyor. Her gelen bakan, kendi dönemine imza atmak için yeni bir sınav, yeni bir format, yeni bir karmaşa yaratıyor. Öğretmen adayları ise bu gelip geçici siyasi iradelerin kaprisleri arasında savruluyor. Bu değişiklik, sorunları çözmek bir yana, durumu daha da kötüleştirmiştir.

AGS’den yüksek puan almak artık bir zorunluluk. PDR’de 86, Okul Öncesi’nde 83 puan almadan atanmak neredeyse imkânsız. Peki bu sınav maratonu gerçekten kaliteli öğretmen mi yetiştiriyor, yoksa adayları test çözen ve pedagojiden uzak bireylere mi dönüştürüyor?

Eğitim fakültelerinin niteliği her geçen gün düşerken, kaldırılan formasyon kurslarının yerine getirilen “akademiye giriş sınavı” eleştirilerin odağında yer alıyor. Eleştirilerin odağında, sistemin adeta bir ticarethane mantığıyla işlemesi yer alıyor. Bu sınav, pedagojik formasyonu tamamen devre dışı bırakarak öğretmen adaylarını yeniden test çözmeye mahkûm ediyor.

AGS sürecinde adaylara “eğitim sırasında 32 bin TL ücret verilecek” deniyor. Bu rakamın göz boyamaktan başka bir şey olmadığı yönünde eleştiriler bulunmaktadır. Bu parayla bir öğretmen adayı İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de bir kira ödeyip geçinebilir mi? Peki bu ücretin karşılığında adaylara ne veriliyor? Pedagojik formasyon mu? Hayır. Sınıf yönetimi becerisi mi? Hayır. Çocuk psikolojisi mi? Hayır. Verilen şey, yeniden test çözdürmek, yeniden ezberletmek ve adayları angaryaya mahkûm etmek. Eleştirmenlere göre bu para, sistemin asıl çürüklüğünü örtmek için atılmış bir maskedir. “Bakın biz öğretmen adayına para veriyoruz” havasıyla liyakatin, formasyonun ve eğitim fakültelerinin çöküşü gizlenmeye çalışılıyor.

KPSS’nin işkencesi yetmezmiş gibi, şimdi de AGS getirildi. Artık öğretmen adayları ne bir eğitim fakültesinde ne de bir formasyon programında yetişiyor; tamamen bu yeni sınav sistemine mahkûm ediliyor. Birçok eğitimciye göre AGS, pedagojik formasyonu, öğretme aşkını ve çocuk ruhundan anlamayı değil; ezberi, angaryayı ve itaati ölçüyor. Mülakatlarda bağlantıların belirleyici olduğu, yazılı sınavlarda müfredatın dışında adayları elemeye yönelik keyfi sorularla karşılaşıldığı iddia edilmektedir. Oysa öğretmenlik test tekniğiyle değil, gönül işçiliğiyle yapılır. Bu sınavla bir öğretmen adayının sabrı, merhameti ve sınıf yönetimindeki doğal yetkinliği asla ölçülemez. Tam tersine, sistem adayları birbirine düşman ediyor, onları yıpratıyor ve meslekten soğutuyor. Sonuçta okullara, sınav kazanmış ama çocuklarla bağ kuramayan, tükenmiş bireyler dolduruluyor.

Peki AGS eğitimi sırasında vaat edilen bu para ne işe yarıyor? Adayları oyalamaya… Onlara “madem eğitim alıyorsunuz, size maaş da veriyoruz” diyerek asıl sorunun üstünü örtmeye…

İşin en acı tarafı şu ki, tüm bu sınav çilesini çekip mesleğe hak kazanan öğretmenler verdikleri emeğin karşılığını alamıyor. Geçinebilmek için özel ders, ek iş ya da başka bir sektörde çalışmak zorunda kalan öğretmenler mesleklerine daha başlamadan tükeniyor. Aldığı maaşla bir kira ödeyemeyen, kitap alamayan, kendini geliştiremeyen bir öğretmen sınıfa girdiğinde çocuklara nasıl umut aşılayabilir? AGS’nin vaat ettiği ücret eleştirilere göre aslında bir yanıltmadır: “Sizi eğitiyoruz, üstelik para da veriyoruz” havasıyla liyakatsizliği, formasyon yoksunluğunu ve eğitim fakültelerinin çöküşünü meşrulaştırma çabasıdır.

Bu ücret politikası, öğretmenliği itibarsızlaştırmak ve nitelikli adayları sistemden soğutmak için kasıtlı bir tercih gibi duruyor. İşte bu nedenle düşük ücrete karşı mücadele şarttır. Sadece bir maaş artışı değil, öğretmenlik mesleğinin saygınlığını yeniden inşa edecek bir adalet mücadelesi gerekiyor. Aksi halde okullarımızı tehdit eden ne balta ne kurşundur; asıl tehdit, umutsuzluğa gömülmüş, ruhu teslim edilmiş öğretmenler ve onların yetiştireceği kayıp nesillerdir.

En acısı da rehber öğretmenler. Onlar öğrencilerin ruh sağlığıyla ilgilenmek, sorunlu çocukları fark etmek ve şiddeti önlemek için var. Ama ne yazık ki birçok okulda rehber öğretmenler nöbet tutuyor, sınav gözetmenliği yapıyor ve evrak işiyle uğraşıyor. Asıl görevleri olan psikolojik danışmanlık ikinci plana atılıyor. İşte bu yüzden Kahramanmaraş’taki çocuğun ruh halini fark edecek kimse olmadı. Siverek’teki gencin öfkesini dindirecek bir rehberlik servisi yoktu. Yaşanan her acı olay, aslında bize bir şeyi haykırıyor: Rehber öğretmenlerin önemi hiç bu kadar net anlaşılmamıştı. Bir çocuğun iç dünyasına dokunacak, onun feryadını duyacak, öfkesini dindirecek kişiler onlardır. Ama onlar yoksa, varsa da görevlerini yapamıyorsa, okullar güvenli liman olmaktan çıkar.

Bu nedenle rehber öğretmen kontenjanları acilen artırılmalıdır. Her okula, her öğrenci sayısına yetecek kadar psikolojik danışman atanmalıdır. Mevcut rehber öğretmenler nöbetten, evrak işinden ve gözetmenlikten kurtarılarak asıl işlerine, yani çocukların ruh sağlığına odaklanmaları sağlanmalıdır. Bir okulda rehber öğretmen yoksa, o okul eksiktir. Bir rehber öğretmen görevini yapamıyorsa, o sistem çürümüştür.

Oysa bizim çocukluğumuz temiz ve masumdu. Öğretmenlerimiz baş tacıydı. Onlar bir söz söylese evde ferman dinlenirdi. Dayak atan öğretmenler bile vardı ama kimse gelip okulu basmazdı. Çünkü bir yetişkinin eli kalktığında karşısında bir saygı duruşu vardı. Şimdi el kalkan öğretmen değil, silah kalkan öğrencidir.

Biz böyle güzel bir neslin çocuklarıydık. Ama biz büyüdükçe eğitim sistemimiz küçüldü, yoksullaştı ve şiddetlendi. Duvardaki baltaları indirdik belki ama çocukların kalbine yerleşen öfkeyi indiremedik.

Şimdi soruyorum: Bir okul çocuğuna sırtını dönerse o çocuk kime sığınacak?

Velhasıl, okullarımız artık ne bilgi ne de huzur üretiyor. Test sisteminin kıskacında, zorunlu eğitimin baskısında, liyakatin zayıfladığı ve rehberliğin görevini yapamadığı bu düzende, AGS eğitimi sırasında 32 bin TL vaadiyle karşılaşan öğretmen adaylarının, o masum günlere duyduğu özlem her geçen gün biraz daha büyüyor.

23 NİSAN’A NOT

Bugün 23 Nisan. Çocukların egemenliği. Bir zamanlar Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözüyle çocuklara armağan ettiği bu bayram, şimdi ellerinde silahla okula gelen çocukların gölgesinde geçiyor.

Oysa o balta duvarda asılıyken bile kimsenin aklına kötülük gelmezdi. Çünkü çocuklar kendilerini güvende hissederdi. Şimdi ne çocuklar güvende ne de öğretmenler. 23 Nisan’ı kutlamak için önce okulları yeniden çocuklara emanet etmeliyiz. Baltanın değil, sevginin asılı olduğu okullar özlemiyle…

Ve unutmayalım: Okulları çocuklara emanet etmenin yolu, onların ruh sağlığını koruyacak rehber öğretmenleri okullara yeterince atamaktan geçer. Kontenjanlar artırılsın ki, her çocuk kendini güvende hissetsin.

Nice 23 Nisan’lara, ama bu kez gerçekten çocukların olduğu, silahsız, korkusuz, umut dolu bir gelecekle.

Not: Bu yazı, kamuoyunda tartışılan iddialar ve basına yansıyan haberler temel alınarak, ifade özgürlüğü ve kamu yararı gözetilerek hazırlanmıştır. Yazı, hakaret, iftira veya kişilik haklarını ihlal amacı taşımamaktadır.

Prof. Dr. Ömer DALMAN

YORUM YAP

4.4 7 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x