Muğla’nın Fethiye ilçesinde bir meyhane açılışında emekli bir imamın dua etmesi ve belediye yöneticilerinin de orada olup “bereket” dilemesi, toplumun en hassas noktalarından birine dokundu. Bu olay aslında sıradan bir açılış töreni değil; din, toplumsal alışkanlıklar, siyasetin dini kullanması ve bireysel vicdan arasındaki o derin çelişkileri gözler önüne seren bir ayna adeta.
Olayın can alıcı noktası, birbirine taban tabana zıt iki şeyin yan yana gelmesi: meyhane ve dua. Meyhane, bizim toplumsal hafızamızda eğlenceyi, muhabbeti, bazen de sarhoşluğu ve kontrolsüzlüğü temsil eder. Dua ise en saf haliyle Allah’a yönelmek, acziyeti kabul etmek, manevi arınma ve kutsala sığınmak demek. Bu ikisini bir arada görmek, kutsalla dünyevi olanın, haramla helalin sınırlarını iyice muğlaklaştırıyor. İşin en çok tartışılan kısmı da emekli imamın burada dua etmesi. İmamlık makamı, toplumda dini otoriteyi, ahlaki rehberliği ve İslam’ın emirlerini hatırlatmayı temsil eder. Bir imamın, İslam’ın açıkça haram kıldığı bir mekânın açılışına manevi bir kılıf giydirmesi, bu makamın temsil ettiği değerlerle tamamen çelişiyor. İnsan ister istemez soruyor: “Yani dini otoriteler de toplumsal baskı ya da maddi çıkarlar karşısında esneyebiliyor mu?”
İslam hukukunda, haram bir fiilin ya da mekânın açılışında dua etmek, “harama yardım ve yataklık etme” kapsamına girer. Kur’an’da Maide Suresi 2. ayette şöyle der: “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.” Bir meyhane açılışında dua etmek, o mekânın işletilmesine, içki tüketimine ve dolayısıyla günah sayılan bir fiilin yaygınlaşmasına dolaylı da olsa destek olmaktır. Dua, bir işe başlarken Allah’tan bereket ve hayır istemektir. Peki, içkinin satıldığı, sarhoşluğun yaşandığı bir yerde “bereket” duası etmek ne anlama gelir? Bu, “Allah’ım, bu haram işi bereketlendir” demek gibi bir çelişki. Oysa dinin özü, kişiyi önce helal kazanca, helal mekâna ve helal bir hayata yönlendirmektir. Bu olay, dinin sadece bir “alışkanlık” ya da “gelenek” haline indirgendiğini, aslındaki ahlaki ve hukuki uyarıcı gücünü kaybettiğini gösteriyor.
Partisi ne olursa olsun belediye yöneticilerinin bu açılışa katılıp “bereket” dilemesi de işin siyasi boyutunu ortaya koyuyor. Bir yanda laiklik adına yapılan densizlik, diğer yanda bir din adamı eşliğinde meyhane açılışı. Bu, laiklik anlayışının ne kadar esnek ve kişisel çıkarlar adına ne kadar kullanılabilir olduğunu gösteriyor. Siyasetçiler, toplumun farklı kesimlerine hitap etme ve oy potansiyelini artırma derdinde oldukları için dini ve kültürel sembolleri sık sık kullanıyorlar. Bu olayda da belediye yöneticileri, meyhane sahiplerine ve müşteri kitlesine “hoşgörülü ve kapsayıcı” bir mesaj verirken, aynı zamanda dini hassasiyeti olan bir kesime de “dua” üzerinden dolaylı bir selam göndermeyi taktik icabı es geçmemişler. Ama bu tür bencil ve yararcı yaklaşımlar, hem dini değerlerin hem de siyasi duruşların samimiyetini sorgulatıyor. Toplumda yaygın bir çelişki var: İnsanlar bir yandan Ramazan’da oruç tutuyor, camiye gidiyor, dini vecibelerini yerine getiriyor; öte yandan bu tür mekânlarda vakit geçirebiliyor, hatta bu mekânların açılışını dini bir törenle yapmayı garipsemiyor. Bu, “Benim kalbim temiz” anlayışının, dinin açık hükümlerini ve toplumsal sorumluluğu görmezden gelmeye bir kılıf olarak kullanıldığı bir ikiyüzlülüğü gösteriyor.
Bu olay aynı zamanda modern hayatın bireyi ve toplumu nasıl parçaladığını da gösteriyor. Gelenek karşıtlığı (modernite), dini kamusal alandan özel alana itti; onu sadece bireysel bir vicdan meselesi haline getirdi. Oysa İslam sadece bireysel ibadetlerden ibaret değil; aynı zamanda bir toplum düzeni, bir hukuk sistemi ve bir ahlak felsefesidir. Bir meyhane açılışında dua edilmesi, dinin bu bütüncül yapısının parçalandığını, sadece “güzel sözler söyleme” ve “merasim yapma” aracına dönüştüğünü gösteriyor. Toplum olarak “herkesin inancına saygılıyız” söyleminin arkasına sığınıp dinin evrensel ve bağlayıcı ilkelerini görmezden gelme eğilimindeyiz. Oysa gerçek saygı, bir Müslüman’ın kendi inancının gereklerini samimiyetle yerine getirmesi, haramdan kaçınması ve bu konuda taviz vermemesidir. Bir meyhane açılışında dua etmek ne dine saygıdır ne de toplumsal hoşgörünün bir gereği; aksine, dinin özünü boşaltan bir “sulandırma” operasyonudur.
Fethiye’deki bu olay, her birimize önemli bir vicdan muhasebesi yapma çağrısıdır. Şu soruları sormamız lazım: Bir din görevlisi olarak haram bir mekâna manevi destek vermek, üzerindeki emanete ve sorumluluğa ne kadar uygun? Bu davranış topluma nasıl bir mesaj veriyor? Laiklik ve dini değerler arasında kurulan bu garip ittifak gerçek bir kapsayıcılık mı, yoksa oy odaklı bir yararlanma biçimi mi? Dini değerlerimizi sadece özel günlerde, törenlerde hatırlayan bir anlayıştan sıyrılıp onu hayatın her alanında (ticaret, eğlence, sosyal ilişkiler) belirleyici bir kılavuz haline getirebilecek miyiz? Kendi hayatımda, inandığım değerlerle eylemlerim arasında ne kadar uyum var? “Her şey gönlünce olsun” gibi basmakalıp duaların arkasına sığınarak haram-helal hassasiyetimi ne kadar esnetiyorum?
Unutmayalım ki din sadece dilde kalan bir söz, bir merasim unsuru ya da bir gelenek değildir. Din; samimiyetle yaşanan, hayatın her anına nüfuz eden ve kişiyi hem dünyada hem ahirette sorumluluk sahibi yapan bir bilinç halidir. Bu bilinçle hareket etmediğimiz sürece; meyhane açılışında dua eden imamlar, bu dualara eşlik eden siyasetçiler ve bu durumu normal karşılayan toplumlar olarak inandığımız değerlerle aramızdaki uçurumu daha da derinleştirmeye devam edeceğiz. Gerçek dönüşüm, bu tür çelişkileri sorgulamakla ve samimi bir duruş sergilemekle başlar.
Öğr. Gör. Ed. Yılmaz ÇAKMAK
Din görevlisi ve siyasi aktörlerin haram ile mesafesi 2026 Türkiye’si ne güzel oturuyor..
Bu durum hıristiyan tolumlarda olabilir.Din görevlisi olan kişi belkide papazdır.Ancak toplumumuzda gençlerin deis ve ateist olmasına en büyük sebeplerfen biri Müslüman din adamı sıfatındaki bu dinsizlerdir.