Hadi itiraf edelim, trafikteki o gürültüden kim rahatsız olmaz ki? Elbette, “Aman canım, şehir şehirdir, biraz canlılık olsun” diyenleriniz de olacak. Ama siz hiç sabahın köründe bir egzoz patlamasıyla uyandınız mı? Ya da gece yarısı son ses bir müzikle irkildiniz mi? İşte o an, insanın kanı donuyor. Neyse ki dünyada bu işi çözmüşler. Barselona’da, Paris’te, hatta Japonya’da kullanılan bir sistem var:
Yapay zekâ ve akustik sensörlerle donatılmış “akıllı kulaklar”. Bu sistem, tıpkı bir trafik polisi gibi, hangi arabanın, hangi frekansta ve ne kadar süreyle kural ihlali yaptığını anında tespit ediyor. Hatta işin daha da ilginci, “akustik kamera” diye bir şey var. Sesin geldiği yönü bulup anında plakayı fotoğraflıyor. Japonya’da bu teknolojiyle gürültü şikâyetlerinin yüzde 70 azaldığını duyunca ben de “İşte bu!” dedim. Sessizlik gerçekten de çağdaş yaşamın en değerli lüksü değil mi?
Ama durun, hemen coşmayalım. Şimdi kafamda bir arkadaş canlanıyor, bana dönüp diyor ki: “Kardeşim, sen ne diyorsun? Bu sistemler her an herkesi dinleyecek, değil mi? Arabada sevgilinle fısıldaşırken bile kayıt altına alınacaksın. Bu bir ‘Büyük Birader’ gözetimi değil de nedir? Kişisel verilerin korunması, özel hayatın gizliliği falan havada kalıyor. Avrupa’da GDPR (Genel Veri Koruma Tüzüğü) var diyorsun, peki ya burada? Hem sadece korna çaldın diye ceza yemek ne kadar adil? Ya acil bir durum varsa?” İşte bu itiraz gerçekten can alıcı.
Kimse mahallesinde bir dinleme cihazı istemez. Geçen hafta bir arkadaşımın başına geleni anlatayım: Arabasının egzozu biraz bozuktu, tamir ettirene kadar bir hafta boyunca her gün bir komşusu polisi aramış. Meğer o komşu, her motor sesini “gürültü kirliliği” sanıyormuş. Yani insan hatası ve önyargı da işin cabası. Şimdi bir de yapay zekâya bu kadar güvenmek, “yanlış alarm” riskini artırmaz mı?
Peki, bu itirazı nasıl çürütürüz? Gelin şöyle yapalım: Haklısınız ama şu detayı atlıyorsunuz. Bu sistemler sadece ses seviyesine değil; sesin frekansına, süresine ve kaynağının fiziksel özelliklerine bakıyor. Yani bir ambulans sirenini bir korna sesinden rahatça ayırt edebiliyor. Üstelik kayıt yapmıyor, sadece anlık analiz yapıyor. Tıpkı bir radarın hızınızı ölçüp fotoğraf çekmesi gibi; sizin ne konuştuğunuzu değil, aracınızın ne kadar gürültü çıkardığını tespit ediyor. Kişisel veri dediğiniz, plaka ve ses dalgasının fiziksel imzası. O da zaten kamuya açık alanda.
Hadi diyelim ki bir hata oldu, sistem “yanlış alarm” verdi. O zaman da itiraz mekanizması devreye girer. Önemli olan, bu teknolojinin kötü niyetli değil, kamu yararına kullanılması. Avrupa’daki GDPR gibi düzenlemeler, bu sistemlerin sadece gürültüyü tespit etmek için kullanılmasını, başka amaçlarla veri toplamamasını şart koşuyor. Yani asıl sorun teknolojinin kendisi değil, onu kimin, nasıl ve ne şekilde yönettiği.
Görüyorsunuz ya, bu tartışma bir “ya hep ya hiç” meselesi değil. Bir yanda huzurlu bir şehir hayali, diğer yanda bireysel özgürlüklerin kıyısında dolaşan bir gözetim. Peki, bu dengeyi nasıl kuracağız? “Bu sistemi kurarsak kime ne faydası olacak?” Cevap: Gürültüden şikâyetçi milyonlarca insana. “Peki ya zararı?” Cevap: Veri gizliliği riski; ama bu risk, şeffaf denetim ve katı yasalarla minimize edilebilir. Unutmayalım ki sessizlik bir lüks değil, bir haktır. Ama bu hakkı savunurken başka bir hakkı (özel hayat) çiğnememek gerekir. Belki de asıl mesele arabanın egzozu değil, kafamızdaki gürültüdür. Ne dersiniz?
Öğr. Gör. Ed. Yılmaz ÇAKMAK
TRABZON’DAN TÜM TÜRKİYE’YE