Herkesin kendini haklı gördüğü bir dünyada yanlışın saklandığı yeri sorgulamak, aslında insanın kendisiyle yüzleşmesidir. Çünkü herkes kendi penceresinden bakar ve gördüğünü doğru sanır. Peki, bu kadar haklılık içinde yanılan kimdir? Belki de sorulması gereken soru; kimin haklı olduğundan önce, haklılığımızı neden bu kadar kolay kabullendiğimizdir.
İnsan çoğu zaman gerçeği aradığını söyler; oysa gerçeğin kendi düşüncesini doğrulamasını ister. Kendi fikrini destekleyen bir söz duyduğunda rahatlar, karşıt bir görüşle karşılaştığında huzursuz olur. Çünkü en zor mücadele, başkasının yanlışını görmek değil, kendi yanılgısıyla yüzleşmektir. Bir düşünceyi doğru yapan şey; onu savunanların sayısı mıdır, yoksa dayandığı gerçekler midir?
Tarihe bakıldığında, geniş kitlelerce benimsenen düşüncelerin sonradan yanlış olduğunun anlaşıldığı pek çok örnek görülür. Toplumlar kimi zaman alışkanlıklarını gerçek, ön yargılarını bilgi, kabullerini ise tartışılmaz doğrular olarak görmüştür. Bir düşüncenin yaygın olması onun doğru olduğunu göstermez; yaygınlık, doğruluğun kanıtı değildir. İşte tam bu noktada çoğunluk ile gerçek arasındaki ayrım belirginleşir.
İnsan sosyal bir varlıktır; bir gruba ait olmak, kabul görmek ve dışlanmamak ister. Bu istek, zaman zaman düşüncelerimizi ve kararlarımızı etkiler. Çevremizdeki insanlar bir konuda aynı görüşü savunduğunda, biz de o görüşü sorgulamadan benimsemeye yönelebiliriz. “Herkes böyle düşünüyor” cümlesi, bazen düşünmenin yerini alan kolay bir gerekçeye dönüşür. Oysa çoğunluğa katılmakla doğruyu bulmak aynı şey değildir.
Günümüzde düşünceler yalnızca ailede, okulda veya toplum içinde değil, sosyal medyada da hızla yayılıyor. Bir paylaşım binlerce beğeni alabiliyor, bir iddia kısa sürede geniş kitlelere ulaşabiliyor. Çok sayıda insanın aynı şeyi paylaşması, o düşüncenin doğru olduğu izlenimini yaratabilir. Ancak beğeni sayısı bilginin ölçütü değildir; paylaşım sayısı doğruluğun belgesi değildir. Sessizlik her zaman onay anlamına gelmez; alkış da her zaman ikna olunduğunu göstermez.
Kalabalığın sesi yükselebilir; fakat sesin yüksekliği, gerçeğin gücüyle karıştırılmamalıdır. Yanlışın tehlikeli olduğu an, yalnızca yanlış olması değildir. Asıl tehlike; sorgulanmaması ve doğru olduğundan emin bir tavırla savunulmasıdır. Kendi düşüncesini tartışılmaz kabul eden insan, karşısındakini dinlemeyi gereksiz görebilir. Eleştiriyi bir fırsat olarak değil, kendisine yöneltilmiş bir saldırı olarak algılayabilir. Oysa düşüncenin gücü; eleştiriden kaçmasında değil, eleştiri karşısında kendisini sınayabilmesindedir.
Haklı çıkmak isteyen insan, çoğu zaman karşısındakinin yanlışını arar. Doğruyu bulmak isteyen insan, önce kendi düşüncesinin sağlamlığını sınar. Peki, yanlış nerede? Belki yanlış, yalnızca bir kişinin düşüncesi değildir. Bazen sorgulamadan kabul ettiğimiz alışkanlıklarda, bazen çoğunluğun kararını tartışılmaz gören anlayışta, bazen de kendi fikrimizi gerçeğin kendisi sanmamızda saklıdır.
Elbette çoğunluğun görüşü doğru olabilir; bir insan tek başına da yanılabilir, kalabalık da haklı çıkabilir. Mesele, çoğunluğa karşı çıkmayı bir amaç hâline getirmek değildir. Mesele, çoğunluğun da azınlığın da düşüncesini aynı ölçüde değerlendirebilmektir. Bir fikrin doğruluğunu belirleyen, onu kaç kişinin savunduğu değil; hangi kanıtlara dayandığı, ne kadar tutarlı olduğu ve eleştiriye ne ölçüde açık olduğudur.
Galileo Galilei, Dünya’nın döndüğünü söylediğinde karşısındaki güç yalnızca birkaç kişi değildi. Dönemin egemen anlayışı, kilise ve geniş kitleler onun karşısındaydı. Çoğunluğun kabul ettiği “doğru”, Dünya’nın sabit olduğu yönündeydi; ne var ki bu kabul, gerçeği değiştirmiyordu. Galileo’yu mahkûm etmek isteyenlerin inancı ne kadar güçlü olursa olsun, Dünya yine de dönüyordu.
Bir zamanlar çoğunluk, Dünya’nın düz olduğuna inanıyordu. Bir zamanlar çoğunluk, köleliği doğal bir düzen sanıyordu. Bugün bu inançların tümü yanlış kabul ediliyor. Peki, o günlerde çoğunluk neden yanılıyordu? Çünkü çoğunluk, doğruluğun ölçüsü değil, yalnızca yaygınlığın göstergesidir. Gerçek doğru, sandıkta değil, akılda ve kanıtta aranmalıdır.
Herkes haklı olduğunu düşünüyorsa, belki de sormamız gereken soru şudur: Gerçekten doğruyu mu arıyoruz, yoksa yalnızca haklı görünmek mi istiyoruz? Çoğunluk yanılabilir, azınlık da yanılabilir. Tek başına olmak bir insanı haklı yapmadığı gibi, kalabalık olmak da kimseye haklılık ayrıcalığı vermez. Unutmayalım: Gerçek, kaç kişinin inandığına göre değişmez. Öyleyse herkes haklıysa, yanlış nerede? Belki de yanlış, kendi haklılığımızdan hiç şüphe etmediğimiz yerde başlıyordur.
Öğr. Gör. Ed. Yılmaz ÇAKMAK
TRABZON’DAN TÜM TÜRKİYE’YE
Doğru ve yanlış birbirine karışmış bence, sorgulamak araştırmak yok , istemiyorlar zaten 😔