KANSER : ALTIN MADENİ VARSA KEMOTERAPİ BİTMEZ
Bir düşünün, sadece 30 yıl öncesini. Dereler cıvıl cıvıldı, çocuklar sudan çıkmazlardı. Derelerdeki su neredeyse içilebilir durumdaydı. Karadeniz’in denizi öyle bereketliydi ki hamsi, istavrit, lüfer tekne dolusu çıkardı. Şimdi gidin bir bakın. Derelerin çoğu ya betonla kaplı ya da atık suyla boğuluyor. Derelerde balık neredeyse kalmadı. Sistematik bir ihmalkârlık ve yıllardır süren bir talan yüzünden bu hale geldik.
Şimdi de sırada siyanürlü altın madenciliği var. Madencilik, Karadeniz’i bambaşka bir coğrafyaya dönüştürecek. Sizden 30 yıl sonrasını hayal etmenizi istiyorum: O yeşilin her tonunu sergileyen dağların yerinde devasa çukurlar ve siyanür havuzları olacak. Yağmur yağdıkça zehir toprağa işleyecek, derelere karışacak, denize dökülecek. Fındık bahçeleri ve çay bahçeleri ya kuruyacak ya da zehirli ürün verecek. Ne fındığın ne de çayın tadı eskisi gibi kalmayacak. Karalahana çorbasının, hamsili pilavın, mıhlamanın tadı birer hayale dönüşecek.
Sadece fındık ve çay değil, bu topraklarda arıcılık da biter. Ballar artık zehir taşır, kovanlar boş kalır. Hayvancılık biter. Yaylalarda otlayan hayvanlar zehirli otları yer, sütü, peyniri, yoğurdu kaybederiz. Yaylacılık da biter. Göç yollarına zehir yayılır, yaylaların bereketi çalınır. Kısacası Karadeniz’in ekmeği, aşı, işi, sofrası biter. Geriye çıplak dağlar, çukur, zehir ve kanser kalır.
En kötüsü ise hastanelerin dolmasıdır. Ama artık yaşlılar değil, gençler ve çocuklar hastalanacak. Sağlıksız doğan bebekler olacak.
Kanser… İşte tam da bu noktada sorulması gereken soru şu: Peki bu zehir bize nasıl ulaşacak?
Altın madenciliğinde kullanılan siyanür, cıva, arsenik, kadmiyum gibi toksik metalleri de beraberinde taşır. Bu zehirler yağmurla derelere, derelerden denize dökülür. Denizdeki balıklar bu metalleri solungaçları ve derileriyle doğrudan alır. Bu metaller besin zinciriyle büyük balıklara ve nihayetinde insana ulaşır. Hamsi, istavrit, lüfer gibi Karadeniz balıklarını yediğinizde, o balığın etinde birikmiş olan siyanür ve ağır metalleri de yemiş olursunuz. Bu maddeler vücutta biriktikçe DNA hasarını tetikler ve kanser riskini katlanarak artırır. Yani madenin zehri sofranıza balıkla gelir. Siz farkında olmadan her öğünde kansere bir adım daha yaklaşırsınız.
İşte şehir hastaneleri ile bu maden arasındaki ilişki tam olarak budur: Önce çevre zehirlenir, zehir balıkla sofraya girer, kanser vakaları katlanır. Ardından devlet dev onkoloji hastaneleri inşa eder. Maden şirketi kâr eder. Hastane işletmecisi hasta sayısı arttığı için daha çok bütçe alır. İlaç firmaları kemoterapi satar. Siz ise zincirin en ucunda hem zehirlenir hem tedavi olmaya çalışırsınız.
Bunu bir de Çernobil gerçeğiyle birleştirin. Karadeniz, Çernobil faciasının radyoaktif bulutlarının en yoğun yağdığı bölgelerden biridir. Bu nedenle on yıllardır kanserle boğuşmaktadır. Radyasyonun yaraları henüz sarılmamışken şimdi de sırada siyanür ve ağır metaller var. Karadeniz’in suyu, toprağı, havası ve denizindeki balık sadece birkaç şirketin kârı için çalınıyor. Oysa gerçek zenginlik başkaydı. O zenginlik, derelerdeki alabalıkta, soframızdaki fındıkta, çayımızın kokusunda, hamsinin tezgâhlarda taze duruşunda saklıydı.
Türkiye’nin sağlık politikasının en büyük çelişkisi tam da burada yatıyor. Biz devasa şehir hastaneleri inşa ediyor, onkoloji blokları açıyor, kemoterapi üniteleri kuruyoruz. Ama hastalığın kaynağına inmiyoruz. Bunun nedeni basit: Sistem hasta büyütür. Ne kadar çok hasta olursa, hastaneler o kadar dolar, özel sektör o kadar kâr eder. Devlet, hasta olmayı önlemek yerine, hasta olduktan sonra yönetmeye yatırım yapıyor. Hastane inşa etmek kolaydır, töreni olur. Ama Karadeniz’in derelerini siyanürden korumak sessiz ve zahmetli bir iştir. Kimse onun için tören yapmaz. Oysa asıl zafer oradadır. Unutmayalım: Hasta olmadan önce alınan her önlem, bir hayat kurtarır ve bir hastane yükünü hafifletir.
Şimdi sorma vakti: Bu ülkede neden hasta olmamak için yeterince önlem alınmıyor? Neden bir altın madeninin kârı, binlerce insanın sağlığından daha değerli görülüyor? Cevap basit: Çünkü sağlık, bu ülkede bir hak olmaktan çıkmış, bir endüstri haline gelmiştir. Her endüstri gibi onun da hammaddeye ihtiyacı vardır. O hammadde ise sizsiniz. Hasta olan siz, tedavi olan siz, kemoterapi alan siz.
Yaşamak için önce yaşanacak bir çevreye sahip olmalıyız. Sağlık sadece hastaneden ibaret değildir. Sağlık, içtiğiniz suda, soluduğunuz havada, yediğiniz fındıkta, içtiğiniz çayda başlar. Sağlık, balıkla sofranıza gelen zehirde değil, onu koruduğunuzda başlar. Çünkü siz susmayı bırakıp haykırana kadar onların gözü doymaz.
Yetkililere sesleniyorum: Bugün haklı mücadelesini veren vatandaşlarımıza karşı önlem alacağınıza, mevcut maden yataklarında önlem almayan ya da bilinçli olarak toksik suları çevreye salan maden şirketlerine önlem alın. Unutmayın, bu çevre hepimizin. Halkın davasını küreselcilerin isteğine heba etmeyin. Onların çıkarı için halkın sağlığını, suyunu, toprağını feda etmeyin.
Aynı durum öğretmenlerimiz için de geçerlidir. Onlar haklı taleplerini dile getirmek için barışçılca toplandığında, onlara barikat kuracağınıza, cop sallayacağınıza önceliklerinizi okul güvenliğine verseydiniz. Rehber öğretmen sayısını artırmaya, çocuklarımızın ruh sağlığını korumaya yönelseydiniz. O zaman ne Maraş’ta ne Siverek’te ne de başka bir okulda o korkunç katliamlar yaşanmazdı. O yavrularımız, o masum canlar bugün hâlâ aramızda olurdu.
Bu vesileyle hayatını kaybeden tüm evlatlarımıza, öğretmenlerimize ve vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet; kederli ailelerine ve milletimize başsağlığı diliyorum.
Ama artık dur demenin vakti geldi. Artık yeter! Görevinizi değil, vicdanınızı sorgulayın. Adalet önce gelsin.
Prof. Dr. Ömer DALMAN
Çok güzel analiz yapmışsınız hocam
Tebrikler hocam….