Geçtiğimiz günlerde Ankara’daydım. Anıtkabir’in çevresinde yürüyordum. Yol üzerinde tamamıyla kara çarşafa bürünmüş bir anne ve yanında 10-11 yaşlarında bir erkek çocuk dikkatimi çekti. Bir an duraksadılar, tereddüt ettiler. Bana dönüp, ” İçeri giremedik” dediler. Ben de Anıtkabir’in girişinin bulunduğumuz tarafta olmadığını, ön cepheden girilmesi gerektiğini anlattım. Anne, oradan geldiklerini, ne yazık ki ziyaret saati sona erdiği için içeri giremediklerini söyledi.
Mozolenin uzaktan göründüğü bir noktada durmuşlardı. Kara çarşafa bürünmüş anne cep telefonuyla çocuğunun fotoğraf çekiyor, oğlu ise gözlerini Anıtkabir’den ayırmıyordu. Anne, içeri giremedikleri için çok üzgün olduğunu söylüyordu. Sesindeki hayal kırıklığını hissetmemek mümkün değildi. Anıtkabir’i yakından görememenin burukluğunu yaşıyorlardı.
O an çocuğun yüzüne dikkatle baktım. Gözlerinde yalnızca merak yoktu. Derin bir sevgi ve hayranlık vardı. Anne de öyle.
Atatürk sevgisi…
O sevgiyi görmek için uzun nutuklar dinlemeye, anketlere bakmaya, siyasi tartışmalara girmeye gerek yoktu. Bir çocuğun ve annenin bakışları her şeyi anlatıyordu. İçeri giremedikleri için üzülüyorlar, annesi ise uzaktan da olsa Anıtkabir’i görüntüleyerek o anı ölümsüzleştirmeye çalışıyordu.
İşte bu yüzden yıllardır Atatürk’e yönelik olumsuz söylemler geliştirenlere bir soru sormak gerekiyor:
“Neyi değiştirmeye çalışıyorsunuz?
Hangi sevgiyi yok etmeyi hedefliyorsunuz?
Bu milletin gönlüne işlemiş bir değeri hangi yöntemle silebileceğinizi düşünüyorsunuz?”
Atatürk sevgisi bir siyasi görüşün, bir yaşam tarzının ya da belirli bir toplumsal kesimin tekelinde değildir. O sevgi, bu ülkenin ortak hafızasında ve ortak vicdanında yer edinmiştir. Kara çarşafa bürünmüş bir annenin Anıtkabir’in fotoğrafını çekmeye çalışması da bunun göstergesidir. Yanındaki küçük çocuğun gözlerindeki heyecan da…
Çünkü Atatürk, bu milletin ortak paydalarından biridir.
Bugün hâlâ bazıları gençlerin Atatürk’ten uzaklaştığını iddia ediyor. Oysa hayatın içinde karşılaştığımız sayısız örnek bunun tersini gösteriyor. Çocuklar ve gençler onu yalnızca tarihin sayfalarında kalmış bir devlet adamı olarak görmüyor; bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve çağdaşlaşma idealinin sembolü olarak görüyor.
Anıtkabir’in kapıları belirli saatlerde kapanabilir. Ziyaret süreleri sona erebilir. Ancak insanların gönlündeki sevgiyi kapatmak mümkün değildir. Özellikle de çocukların gönlündeki sevgiyi…
O gün Anıtkabir’in çevresinde yaşadığım bu kısa olay bana bir kez daha şunu düşündürdü:
Atatürk’e karşı yıllardır mücadele verdiğini düşünenler, bu ülkenin çocuklarının yüreğindeki sevgiyi nasıl yok edeceklerini sanıyorlar? Bu ülkenin insanlarından Atatürk’e duyulan saygıyı nasıl söküp atabileceklerini düşünüyorlar? Buna gerçekten güçleri yeter mi?
Sanırım yanıtı, Anıtkabir’e uzaktan bakan o çocuğun gözlerinde ve içeri giremediği için üzülen o annenin yüzünde görmek mümkündü.