BİR ÇOCUK HAYATINI KAYBETTİ, BİR İNSAN LİNÇ EDİLDİ: BU SÜRECİN SORUMLUSU KİM?
Türkiye son günlerde iki ayrı acının, iki ayrı ismin gölgesinde sarsılıyor. Bir yanda 16 yaşında hayatını kaybeden Tuana Torun, diğer yanda ağır suçlamalarla yargılanan Hasbi Dede…
Aslında ikisi de aynı sürecin mağduru. Kurumların işlememesi, medyanın sorumsuzluğu, sosyal medyadaki linç kültürü ve sorumluluk sahiplerinin ihmalleri nedeniyle ikisi de ağır bedeller ödüyor.
Fakat biz bu iki olayı birbirinden koparıp birini “haklı”, diğerini “haksız” ilan ederek aslında aynı hatayı tekrarlıyoruz. Oysa mesele kimin haklı, kimin haksız olduğu değildir. Asıl mesele, bu sürecin neden bu kadar kötü yönetildiği, neden kimsenin üzerine düşeni yapmadığı ve neden adaletin beklenmediğidir.
Tuana Torun henüz 16 yaşındaydı. Cumartesi akşamı Görele’de yolun karşısına geçerken bir otomobil ona çarptı. İki gün sonra hayatını kaybetti. Resmî kayıtlara göre bu olay bir trafik kazasıydı.
Ancak insanın aklına şu soru geliyor: Bu gerçekten bir kaza mıydı, yoksa yaşadıklarının ağırlığına daha fazla dayanamayan bir genç kızın sessiz vedası mıydı? Bu sorunun cevabını yargı süreci verecektir.
Kesin olan bir gerçek vardır: Tuana daha önce bir cinsel taciz mağduruydu. Ancak taciz ortaya çıktığında yapılması gerekenlerin neredeyse hiçbiri yapılmadı.
Sorumluluk sahipleri görevlerini yerine getirmedi. Olay siyasallaştırıldı. Rehber öğretmen yeterince ilgilenmedi. Psikolojik destek yetersiz kaldı ve çocuğun ruh hali doğru şekilde değerlendirilemedi. Okul yönetimi sorumluluk almaktan kaçındı ve süreci yönetemedi. Devlet görevlileri ihmalkâr davrandı ve mesele sahiplenilmedi. Hatta çocuğun siyasi tartışmaların ortasında linç edilmesine bile izin verildi.
Tacize uğrayan bir çocuk, yaşadığı travmanın üzerine yalnızlık, aidiyetsizlik ve ihmal duygularıyla baş başa bırakıldı.
Olayı siyasallaştıranlar ve televizyonlarda sorumsuz yayınlar yapanlar, bir çocuğun acısını reyting malzemesine dönüştürdü. Sosyal medya ise linç girişimleriyle yarayı daha da derinleştirdi. Kimse durup “Bu çocuğa nasıl yardım edebiliriz?” sorusunu sormadı. Herkes kendi gündeminin peşine düştü.
Tüm bu sorumsuzlukların ardından Tuana, bir akşam vakti yolun karşısına geçerken bir aracın altında kaldı.
Tuana’yı asıl öldüren şey o arabanın çarpması mıydı, yoksa taciz sonrası yaşadığı süreçte yalnız bırakılması mıydı? Belki de ikisi birden etkili oldu. Ancak kesin olan şudur: Onu o noktaya getiren, görmezden gelinen çığlıkları, işlemeyen kurumlar ve sorumluluktan kaçan görevlilerdi.
Şimdi diğer tarafa bakalım. Hasbi Dede… Kimilerine göre başarılı bir başkan, kimilerine göre ise ağır suçlamalarla yargılanan bir sanık.
Ancak ortada henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı yoktur. Anayasa’nın 38. maddesi açıktır: “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.” Bu ilke, hukuk devletinin en temel prensiplerinden biridir.
Ne var ki Hasbi Dede örneğinde bu ilkenin çoğu zaman göz ardı edildiği görülmektedir.
Savunması tam olarak dinlenmeden, deliller titizlikle incelenmeden ve bilirkişi raporları beklenmeden birçok kişi adeta yargıç gibi davranmıştır. Sosyal medyada infazlar yapılmış, televizyonlarda linç yayınları sürdürülmüştür.
Bu durum yalnızca Hasbi Dede’ye değil, aynı zamanda Türkiye’deki adalet sistemine de yapılmış büyük bir haksızlıktır.
Bu süreçte iki taraf da mağdur olmuştur. Bir yanda bu sürecin sonunda hayatını kaybeden bir çocuk ve onun acısıyla baş başa kalan ailesi vardır. Diğer yanda ise suçu henüz kanıtlanmamış bir insanın linç edilmesi vardır.
Bir yanda cinsel istismara uğradığı iddia edilen çocuk ve onun acısını yaşayan ailesi vardır. Sürecin kötü yönetilmesi, kurumların ihmali ve medyanın sorumsuzluğu nedeniyle ikincil travmalar yaşamışlar ve adalete olan güvenleri sarsılmıştır.
Diğer yanda ise suçu henüz kanıtlanmamış bir insan vardır. O da linç kültürünün hedefi olmuş, savunma hakkı zedelenmiş ve itibarı ağır biçimde yıpratılmıştır.
Her iki taraf da sorumluluk sahiplerinin ihmallerinin bedelini ödemektedir.
Şimdi hepimize düşen görev, aynı sorumsuzluğu sürdürmemektir. Yapılması gereken şey yargı sürecini beklemektir.
Tuana için: Eğer bu bir intiharsa, onu bu noktaya getiren ihmaller ortaya çıkarılmalı ve sorumlular hesap vermelidir. Eğer bir kazaysa, sürücünün kusuru, yol güvenliği ve olayın tüm detayları titizlikle araştırılmalıdır.
Hasbi Dede için: Savcılık delilleri dikkatle incelemeli, mahkeme ise bağımsız ve tarafsız şekilde kararını vermelidir. Suçlu bulunursa cezasını çekmeli; suçsuz bulunursa, bu linç kültürünü körükleyenler de hesap vermelidir.
Ancak mesele sadece bunlarla sınırlı değildir. Taciz sürecinde ihmali bulunan rehber öğretmen, psikolog, okul yönetimi, devlet görevlileri ve sosyal medyada sorumsuzca davranan herkes sorgulanmalıdır. Bir çocuğun hayatına mal olan bu sorumsuzluk zinciri karanlıkta kalmamalıdır.
Tuana Torun’a Allah’tan rahmet; ailesine ve yakınlarına sabır diliyorum. Hasbi Dede hakkında ise adaletin tecellisini bekliyorum.
Süreci siyasallaştıranlar, sorumsuz medya, linç kültürünü körükleyen sosyal medya, işlemeyen kurumlar, yetersiz destek mekanizmaları ve sorumluluktan kaçan yetkililer… Bu tablo ne yazık ki acı bir son doğurmuştur.
Artık aynı hataları başkaları için tekrarlamamalıyız. Yargı sürecini beklemeliyiz.
Çünkü unutulmamalıdır ki bir çocuğun ölümüyle sonuçlanan ihmal ve bir insanın linç edilmesiyle büyüyen adaletsizlik, aslında hepimizin utanç vesikasıdır.
Adalet gürültü içinde değil; tarafsızlık, sabır ve sessizlik içinde yerini bulduğunda anlam kazanır.
*Bu yazı, ifade ve basın özgürlüğü kapsamında; kamu yararı gözetilerek kaleme alınmış eleştiri ve yorumlardan ibarettir. Kişilik haklarına saldırı veya iftira amacı taşımaz.
Sayın hocam yine konulara nokta atışı yapmışsınız yazınızı çok beğendim Türkiye’de ve dünyada herkese bir gün adalet lazım olacak hak hukuk içerisinde hayatını kaybeden kardeşimize Allah’tan rahmet diliyorum yakınlarının başı sağ olsun yazık olmuş bu konu görele‘de enine boyuna iyi bir şekilde araştırıp hükmün verilmesi lazım hasbi dede bence daha değişik olayların içerisinde kalmış gibi görünüyor inşallah hukuk önünde adalet önünde suçu varsa hesap verir cezasını çeker suçu yoksa da hasbi dedi hakkında yorum yapanlar inşallah tez zamanda hukuk karşısında hesap verirler kendine iyi bak hocam Allaha emanet ol kal sağlıcakla hak hukuk adalet vesselam
1. Tuana için elbette çevresel psikolojik destek çok önemli ancak nereden biliyoruz olmadığını?
2. Eğer böyle bir destek yoksa ve onu bu intiharın eşiğine getirdi ise neden başka yöntem değil de bu?!
3. İfadesinde Tuana’nın intiharindan ve onu bu noktaya sürükleyen etkenlerden bahsederken neden bir suikast ihtimalinden bahsetmediniz?!
4. Ya Tana”yi yoplumun önüne atan zati muhteşemsin sarkintikigindan, o mesajlardan hiç bahsetmediniz?
5. Neden Dede olayında da ayni duruşu sergiliyorsunuz? Aslında bu yazi ile bu uçkurcuları zımnen savundugunuzun farkında mısınız!?
6. Bir Türk düşünür der ki; “eleştirileriniz durduğunuz yerin adresini verir!
7. Gözler görmüş; hırsız evde yakalanmış, malı götürmüş, siz şimdi diyorsunuz ki; niye gördünüz, niye elestiriyorsunuz. Onu bu eve girmeye sebel neydi. Evde sahibi kapıyı niye açık bıraktı vs.
8. Allah göstermesin de bu ahlaksızlık bizim çocuğumuza yapılmış olsaydı acama yine böyle düşünür müydük!?
9. Bu ahlaksızların ve bu ahlaksızlığın savunulabilecek bir yanı olur mu?
10. Hele hele bir bilim insani olarak, durduğunuz yer çok tehlikeli!
11. Ama ben yine de şöyle düşünüyorum: Bu olaylara bir de böyle, farklı; herkesin bakmadığı bu pemcereden de bakılması gerektiği hasabiyle bu yazıyı yazdınız.
Yorumunuzu dikkatle okudum. Öncelikle şunu söylemeliyim: Bir çocuk öldü ve bu asla kabul edilemez. Doğrular yanlışlardan fazla olsaydı, belki de bu acı son yaşanmazdı.
Yazımın asıl amacı, hangi ihmallerin, hangi sorumsuzlukların bu sonuca yol açtığını sorgulamaktı. Linç kültürünü eleştirmek, asla mağduru yok saymak değildir. Yazı bu sebeple zaten yazıldı.
Peki ya medya? Çocuğun kimliği gizli tutulamaz mıydı? Adı, fotoğrafı, okulu, mahallesi neden bütün ülkeye yayınlandı? Bu çocuğa yapılan en büyük kötülüklerden biri de buydu: Acısı reyting malzemesi yapıldı, mahremiyeti ayaklar altına alındı, bir çocuk teşhir edildi. Oysa medya ve sosyal medya şunları yapabilirdi:
· Çocuğun fotoğrafını, ismini, okulunu, mahallesini yayınlamamak.
· Reyting veya etkileşim için acıyı istismar etmemek.
· “Şu tacizciye bak” diye linç kampanyası başlatmak yerine, yetkilileri göreve çağırmak.
Peki ya görevliler? Okuldaki rehber öğretmen, sınıf öğretmeni, okul yönetimi, Aile ve Sosyal Hizmetler uzmanları – hepsi düzenli olarak Tuana’yı takip etmek zorunda değil miydi? Bir kez görüşüp rapor tutmak yetmez. Haftalık, hatta günlük takip gerekmez miydi? Çocuğun ruh hali değişiyor mu, içine kapanıyor mu, okula gelmek istemiyor mu, intihar eğilimi gösteriyor mu – bunları anlamanın tek yolu sürekli ve samimi bir takiptir.
Peki ya arkadaş çevresi? En yakın arkadaşları onun sessiz çığlıklarını duymadı mı? Belki duydular ama ne yapacaklarını bilemediler. O yüzden okullarda sadece çocuklara değil, arkadaşlarına da “Bir arkadaşınız zor durumdaysa ne yapmalısınız?” eğitimi verilmeli. Arkadaşları da takip edilmeli, onlar da bilinçlendirilmeli.
Peki ya sosyal medya? Tuana’nın paylaşımları, beğendikleri, yazdığı yorumlar, girdiği gruplar – kimse bunları takip etmedi mi? Sosyal medya platformları da bu tür içerikleri otomatik tespit edip yetkililere bildirmekle yükümlü değil mi? Ama ne yazık ki, sosyal medya daha çok linç ve teşhir için kullanıldı, korumak için değil.
Kısacası: Çocuğu sadece bir kere dinlemek yetmez. Onu gören, işiten, okuyan herkes – görevliler, arkadaşlar, aile, sosyal medya – sürekli ve koordineli bir takip yapmak zorundadır. Yapmadığımız her gün, bir çocuğun hayatına mal olabilir.
Bunlar yapılsaydı, belki Tuana kendini daha az teşhir edilmiş, daha az yargılanmış hissedebilirdi. Belki de bu, onun için bir kırılma noktası olmazdı.
Çünkü sonuçta bir insan öldü ve hiçbir analiz, hiçbir açıklama bunu geri getiremez. Sadece ders çıkarabiliriz. Umarım bir daha böyle bir acı yaşanmaz.