BU TOPRAKLAR SATILIK DEĞİLDİR, BU HALK BU AŞIYI BU KEZ OLMAZ
Talana dur demek zamanı geldi; geleceğimizi ve doğamızı korumak hepimizin görevi.
Çocuklarımıza emanet etmek yerine, bu toprakları zehirli bir çöle çevirmek için mi bu kadar çalışıyoruz? Tüm Türkiye’yi maden sahasına dönüştürmek abartı gibi gelebilir. Ama rakamlara bakın: Karadeniz’in yüzde 80’i, Gümüşhane’nin yüzde 93’ü, Giresun’un yüzde 85’i, Rize’nin yüzde 82’si, Trabzon’un yüzde 77’si, Ordu’nun yüzde 74’ü ve Artvin’in yüzde 71’i maden ruhsatlı alanlarla kaplı.
Bu eşsiz coğrafyayı talan etmek, doğayı, suyu, toprağı ve insan sağlığını tehlikeye atmaktır. Peki insan sormadan edemiyor: “Hastane garantili şehir hastaneleri” bu yüzden mi yapılıyor? Önce hastalığı üret, sonra tedavi için dev hastaneler inşa et. Bu kısır döngüyü sorgulamak zorundayız.
Bir çay kaşığı siyanür, binlerce insanın içme suyunu kirletebilecek kadar tehlikelidir. Bu zehir, üzeri naylon kaplı dev asit havuzlarında tutuluyor. Depremde, heyelanda veya en küçük bir yırtılmada patlayabilecek çevre bombaları bunlar. Türkiye’de neredeyse her yıl madencilik kazaları yaşanıyor; Karadeniz’de ise kazaya bile gerek kalmadan, her yağmur bir felaket riski demek. Taşan zehir toprağa karışır, derelere akar, Karadeniz’e ulaşır. Balıkları öldürür, fındığı zehirler, içme sularını kullanılmaz hâle getirir. Bunu Fatsa’da gördük. Üstelik siyanür doğada kaybolmaz; toprakta ve yeraltı sularında yıllarca kalır. Bile bile canla oynamak değil midir bu?
Ayrıca, maden atıklarının toplandığı havuzlarda sadece siyanür değil; arsenik, kurşun, kadmiyum gibi toksik metaller de birikiyor. Bu metaller yağmur ve sızıntılarla toprağa ve yeraltı sularına karışıyor, binlerce insanın sağlığını tehdit ediyor. Doğa böyle zehirli bir yükü yıllarca taşıyor; geri dönüşü olmayan tahribat yaratıyor.
Bu yurdun hem üstü hem altı altın değerinde. Ama Türkiye’nin gerçek altını Karadeniz’deki fındık, çay ve Ege’nin binlerce yıllık zeytin mirasıdır. Ama biz bu değerleri koruyamıyoruz. Fındığı küresel şirketlere bırakıyor, çayı zayıflatıyor, zeytinlikleri madene açıyoruz.
Kaz Dağları’ndan Akbelen Ormanı’na, Cerattepe’ye kadar halk aynı soruyu soruyor: “Bu topraklar kimin?” Tirebolu’dan yükselen ses ise bunu açıkça söylüyor: “Toprağımızı, suyumuzu, yaylamızı kimseye peşkeş çektirmeyeceğiz. Bu toprakları Alagöz Holding adı altında küresel şirketlere de peşkeş çekemeyiz.”
Hatırlayın: Alagöz Holding, koronavirüs günlerinde bir de aşı satmaya kalkmıştı. Ama bu halk bu aşıyı bu kez olmaz. Çünkü aynı zihniyet; önce doğamızı zehirliyor, sonra hastalığımızdan para kazanmanın yolunu arıyor. Şimdi de toprağımızı, suyumuzu talan ediyor.
Çünkü biliyoruz: Toprak satılık değildir. Su satılık değildir. Gelecek satılık değildir.
Karadeniz’de Madene hayır! Siyanüre hayır! Zehirli talana hayır! Doğa talanına hayır! Fındığımıza, çayımıza, zeytinimize, yaylamıza, deremize, denizimize sahip çıkacağız.
Bu bir vatan savunmasıdır. Bu mücadelenin yanında yer almayan, yok olmaya mahkûmdur. Soyut sembollerle vatan-millet hamaseti kolaydır, üstelik konforludur. Oysa çevre felaketi; Dinci, Kemalist, Muhafazakâr, Milliyetçi… hiçbir kimliği tanımaz, hiçbir siyasi çizgiyi sormaz. Öyleyse küçük çıkar ilişkilerinin siyasetini bir kenara bırakmanın tam zamanıdır. Çünkü bu topraklar satılık değildir, bu su satılık değildir, bu gelecek satılık değildir. Bu halk bu aşıyı bu kez olmaz!
Not: Bu yazı, kamuoyunda tartışılan iddialar ve basına yansıyan haberler temel alınarak, ifade özgürlüğü ve kamu yararı gözetilerek hazırlanmıştır. Yazı, hakaret, iftira veya kişilik haklarını ihlal amacı taşımamaktadır.
Prof. Dr. Ömer DALMAN 🌰 🍃 🫒 🌿
Hocam, uzmanlık alanınız içine giren bu konu hakkında bizi bilgilendirdiğiniz için yürekten teşekkürler…
Hocam güzel bir konu tebrikler