Türkiye’de bugün tartışılan konu, seçimlerin yapılıp yapılmayacağı değildir. Asıl sorun, seçimlerin adil, eşit ve serbest koşullarda yapılıp yapılmayacağıdır. Çünkü siyaset hem sandığın varlığıyla hem de sandığın anlamıyla ilgilidir.
Son yıllarda yaşanan gelişmeler, kamuoyunda şu sorunun daha yüksek sesle sorulmasına neden oluyor: Seçim süreci, tüm adaylar için eşit bir zeminde mi ilerliyor?
Bu soru özellikle Ekrem İmamoğlu örneğinde yoğunlaşıyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı seçimle kazanmış, geniş bir toplumsal destek elde etmiş bir siyasetçinin, hukuki süreçlerle sık sık gündeme gelmesi, doğal olarak siyasi bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Bu noktada yapılması gereken, yargı kararları hakkında hüküm vermek yerine yargı süreçlerinin siyasal rekabetle aynı döneme denk gelmesinin yarattığı algıyı sorgulamaktır. Çünkü demokrasilerde asıl belirleyici olan kararların hukuka uygunluğu ile birlikte toplumda oluşan adalet ve eşitlik duygusudur.
Ekrem İmamoğlu’nun siyasi tartışmaların merkezinde yer almasının temel nedeni, kişisel özellikleri ve sandık yoluyla elde ettiği siyasi meşruiyettir. Bu durum, muhalefetin seçim kazanma olasılığının somutlaştığı her dönemde, iktidar–muhalefet ilişkilerinin daha sert bir zemine kayabildiğini gösteriyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bir adayın siyasal mücadelesi, siyasi argümanlar ve hukuki süreçlerin eşlik ettiği bir ortamda yürütülüyorsa, bu durum toplumda “yarış eşit mi?” sorusunu kaçınılmaz kılar. Bu bir demokratik denetim talebidir.
Seçimlerin yapılmaması gibi bir olasılık hukuken olanaklı değildir. Ancak seçimlerin rekabetçi niteliğinin zayıflaması, demokrasinin içini boşaltan bir risk olarak karşımızda durmaktadır. Sandık vardır; fakat sandığın gerçekten bir tercih alanı olup olmadığı tartışmalıdır.
Bu tartışma, muhalefetin ve demokrasiye inanan herkesin ortak sorunudur. Ekrem İmamoğlu örneği üzerinden yürüyen tartışma da bu nedenle bir kişi sorunu olmaktan çıkmış, seçimlerin adilliği ve siyasal meşruiyet sorununa dönüşmüştür.
Demokratik sistemlerin gücü, kuralların, kurumların ve eşit rekabetin güvencesiyle ölçülür. Son sözü ne mahkemeler ne de siyasal polemikler söyler. Son sözü, ancak gerçekten serbest ve adil bir sandık söyler.
Ve bu, herkes için bağlayıcıdır.
TRABZON’DAN TÜM TÜRKİYE’YE