BİR BABA OĞLUNU ÖLDÜRDÜ, BİZ BU HALE NASIL GELDİK?
Adana’da bir baba, uyuşturucu bağımlısı olduğu söylenen oğlunu öldürdü. Emniyetteki ifadesi yürek burkucu: “Oğlumu uyuşturucu ve kumar batağından kurtaramadım.”
Bu cümle bir babanın çaresizliğidir. Ama aynı zamanda bir toplumun yangın yeridir. Ve şu soruyu haykırır: Biz nasıl bu noktaya geldik?
Bir zamanlar öğretmenin bir uyarısı bile yeterdi. Öğretmen sadece ders anlatmaz, terbiye verirdi. Bir çocuk yanlış yola saptı mı, öğretmen eve haber salardı, o haber bir evde adeta mahkeme kararı gibiydi. Ya baba? Eskiden babanın bir sözü, bir bakışı yeterdi. Çocuklar babalarının elini öper, gözlerinin içine bakarak konuşur, “evet” dediğine kimse itiraz etmezdi. Saygı öyle bir şeydi ki, bir babanın kaşını kaldırması bile evlat için uyarıydı. Şimdi ise babanın gözünün içine bakan mı kaldı? Ne öğretmen uyarabiliyor, ne babanın sözü dinleniyor. Toplum olarak bu saygı bağlarını kopardıkça çocukları da başıboş bıraktık.
Olayın videosunu hepimiz ekranlarda gördük. Oğul, babasını bıçakla kovalıyor. Bir evlat, kendisini dünyaya getiren adama bıçak çekiyor ve onun peşinden koşuyor, “para ver” diye bağırıyor. Baba kaçıyor, oğul kovalıyor. Baba, oğlunu öldürmek için değil, durdurmak için çırpınıyor. Yol kenarından eline geçirdiği tahta sopayla vurmaya çalışıyor, engellemeye uğraşıyor. Ama nafile. Oğul durmuyor. Sonunda baba dayanamıyor, silahına sarılıyor.
Ama bu sıradan bir baba değil. Emekli bir polis memuru. Yıllarca silahını en son çare olarak kullanmayı öğrenmiş biri. Polislik mesleğinin ilk kuralıdır: Tereddüt et, önce ikna et, caydır, son çare olarak başvur silahına. Hatta gerektiğinde kendi canın pahasına bile olsa, orantısız güç kullanma.
Ama o an bütün kurallar geçersiz oluyor. Çünkü karşısındaki bir suçlu değil, bebekliğini kucağında uyuttuğu evladı. Sopayla durduramamış, kaçarak kurtulamamış, artık başka çaresi kalmamış. Ve baba, kendi oğluna defalarca ateş ediyor. Ölümcül noktalarına. Bir polisin en zor anında bile bin kez düşünerek tetiğe davrandığını biliriz. Ama o an, kendi oğlunu kurtaramamanın çaresizliği, yılların mesleki eğitimini paramparça etmiş.
İşte bu noktada soruyorum: Bir polis babayı, önce sopayla durdurmaya çalıştığı, sonra kaçtığı, en sonunda silahına sarılmak zorunda kaldığı evladına kurşun sıkmaya iten bu karanlık çukura nasıl düştük? Eskiden bir babanın kaşını kaldırması yeterken, şimdi bir evlat babasına bıçak çekiyor. Eskiden bir babanın gözünün içine bakmak bile saygının kendisiyken, şimdi o gözler evladının sonunu izliyor. Eskiden kötü alışkanlıklar bu kadar kolay kapımızı çalmazdı. Saygı vardı, aile vardı, öğretmen vardı. Şimdi bağımlılık öylesine bir canavar ki, bir zamanlar toplumu korumak için yemin etmiş bir adamı bile evladının katiline dönüştürebiliyor.
Baba tutuklandı, cezaevine gönderildi. Hukuk bunu gerektirir. Ama asıl sanık bu tabloyu hazırlayan toplumsal ihmaldir. Rehberlik servisleri işlemiyorsa, aileler yapayalnız bırakılıyorsa, bağımlılıkla mücadele bütçesi yetersizse, biz nasıl bu noktaya geldik sorusunun cevabını bulamayız.
Aile yıkılırsa toplum yıkılır. Bugün bir polis baba, önce sopayla durdurmaya çalıştığı, sonra silahına sarılmak zorunda kaldığı oğluna ateş etti. Çünkü toplum ona başka bir çıkış yolu göstermedi. Önlem alınmazsa yarın başka bir şehirde başka bir baba, belki yine bir polis baba, aynı çaresizliğin kurbanı olacak.
Allah kimseye evlat acısı yaşatmasın. Ama daha da önemlisi, kimseyi evladını kaybederken eline silah alacak duruma düşürmesin. Bu soru cevapsız kaldıkça, her gece bir anne daha iki cenaze arasında ağlayacaktır.
Prof. Dr. Ömer DALMAN