Türkiye son yıllarda hukuk devleti, demokrasi, ekonomik istikrar ve toplumsal güven alanlarında ciddi tartışmalar yaşamaktadır. Toplumun önemli bir bölümü yaşanan sorunların temelinde hukukun üstünlüğünden uzaklaşılması, kurumların yıpranması ve liyakat ilkesinin zedelenmesi olduğunu düşünmektedir. Buna rağmen kendilerini sol, sosyal demokrat, sosyalist ve Kemalist olarak tanımlayan kesimlerin ortak bir mücadele zemini oluşturamadıkları da açık bir gerçektir.
Peki neden?
Aslında bu grupların büyük çoğunluğu; laiklik, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, sosyal adalet, fırsat eşitliği ve çağdaşlaşma gibi temel ilkelerde önemli ölçüde ortaklaşmaktadır. Ancak ortak değerlerin varlığı, ortak hareket etme kültürünün oluştuğu anlamına gelmemektedir.
Birinci sorun, tarihsel ayrışmalardır. Geçmişte yaşanan ideolojik tartışmalar, bugün hâlâ birçok çevrenin birbirine mesafeli yaklaşmasına neden olmaktadır. Oysa toplumun beklentisi geçmiş hesaplaşmalar değil, geleceğe yönelik çözümlerdir.
İkinci sorun, liderlik ve örgütlenme anlayışıdır. Farklı siyasi ve düşünsel gruplar çoğu zaman kendi kimliklerini koruma refleksiyle hareket etmekte, ortak hedefleri ikinci plana itmektedir. Sonuç olarak toplumun karşısına güçlü bir birliktelik görüntüsü çıkmamaktadır.
Üçüncü sorun ise halka ulaşma biçimidir. Muhalefet çevreleri çoğu zaman kendi içlerinde konuşmakta, kendi kavramlarıyla tartışmakta ve kendi doğrularını tekrar etmektedir. Ancak vatandaşın gündemi çoğu zaman daha somuttur: İşsizlik, geçim sıkıntısı, adalet duygusu, eğitim ve gelecek kaygısı. Halk, teorik tartışmalardan çok günlük hayatına dokunan çözümler görmek istemektedir.
Bir başka önemli neden de güven meselesidir. Toplum, sadece eleştiren değil, yöneteceğine inandığı kadroları görmek ister. İnsanlar haklı eleştirilerden çok, yarın ne yapılacağını bilmek isterler. Güven veren bir program ve ortak hedef ortaya konulamadığında, geniş kitlelerin desteğini almak da zorlaşmaktadır.
Oysa hukuk devletinin yeniden güçlenmesi, demokratik kurumların işler hale gelmesi ve toplumsal huzurun sağlanması için farklı görüşlerden insanların asgari müştereklerde buluşması mümkündür. Tarih göstermektedir ki büyük dönüşümler, farklı kesimlerin ortak hedeflerde birleşmesiyle gerçekleşmiştir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, birbirine benzeyen insanların değil; farklılıklarına rağmen aynı demokrasi, hukuk ve Cumhuriyet idealinde buluşabilen insanların ortak aklıdır.
Çünkü toplumun karşısında duran en büyük soru artık “Kim haklı?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Ülkenin geleceği için kimler kişisel, örgütsel ve ideolojik hesapları bir kenara bırakarak ortak bir mücadele zemini oluşturabilecek?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca muhalefetin değil, Türkiye’nin geleceğinin de yönünü belirleyecektir.