Cumhuriyet Halk Partisi, bir kişinin kariyer planlarının değil, Cumhuriyet’in temel değerlerinin taşıyıcısıdır. Bu parti, makamların değil ilkelerin partisidir. Bu nedenle CHP üzerinde söz söyleyen herkesin, öncelikle parti tüzüğüne, hukuka ve demokratik teamüllere saygı göstermesi gerekir.
Son yıllarda CHP içinde yaşanan tartışmaların merkezinde yalnızca siyasi rekabet değil, parti içi demokrasinin nasıl işleyeceği sorusu bulunmaktadır. Bu noktada Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasi geçmişi ve tercihleri de doğal olarak değerlendirilmektedir.
Hiç kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun partiye verdiği emek inkâr edilemez. Ancak demokratik siyasette hiçbir geçmiş hizmet, eleştiriden muafiyet sağlamaz. Tam tersine, uzun yıllar partiyi yönetmiş isimlerin daha büyük bir siyasi ve ahlaki sorumluluğu vardır.
CHP’nin yıllarca iktidar olamamasının nedenleri tartışılırken, seçim stratejilerinden aday belirleme süreçlerine kadar birçok kararın ağır sonuçlar doğurduğu görülmektedir. Özellikle kamuoyunda geniş tartışmalara neden olan bazı tercihler, parti tabanında ciddi hayal kırıklıkları yaratmıştır. Demokratik siyasette başarı kadar başarısızlığın da sorumluluğunu üstlenmek gerekir.
Daha da önemlisi, parti içi süreçlerin yargı koridorlarına taşınması ve CHP’nin mahkeme kararları üzerinden tartışılır hale gelmesi, Cumhuriyet’in kurucu partisinin itibarına zarar vermektedir. Hukuk devletinde mahkemeler elbette karar verir; ancak siyasi meşruiyetin temel kaynağı mahkeme salonları değil, üyelerin ve delegelerin iradesidir.
Eğer bir partide delegelerin ortaya koyduğu irade yerine hukuki boşluklardan medet umuluyorsa, burada ciddi bir demokrasi sorunu ortaya çıkar. Hukuk, demokratik iradeyi korumak için vardır; demokratik iradenin yerine geçmek için değil.
CHP’nin kuruluş felsefesi, halk egemenliğine dayanır. Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü, yalnızca devlet yönetimi için değil, demokratik siyasi hayat için de yol göstericidir. Bu anlayışın doğal sonucu, parti üyelerinin ve delegelerinin iradesine saygı göstermektir.
Bugün CHP’nin önündeki en büyük tehlike rakip partiler değil, kendi içinde yaşadığı güven ve demokrasi krizidir. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında iktidar alternatifi olmak isteyen bir partinin, önce kendi içinde hukuka, tüzüğe ve demokratik kurallara eksiksiz bağlı olduğunu göstermesi gerekir.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun da bu noktada tarihsel bir sorumluluğu bulunmaktadır. Siyasi mücadelelerin merkezinde kişiler değil, kurumlar yer almalıdır. CHP’nin geleceği, geçmişin hesaplaşmalarına değil, halkın değişim taleplerine kulak verilmesine bağlıdır.
Çünkü CHP, hiç kimsenin kişisel mülkü değildir. Ne genel başkanların, ne yöneticilerin, ne de belirli grupların… CHP, Cumhuriyet’e inanan milyonların ortak emanetidir.
Bu emanete sahip çıkmanın yolu ise mahkeme koridorlarından değil; hukuka, tüzüğe ve demokratik iradeye bağlılıktan geçmektedir.