Cep telefonları başta olmak üzere tüketici elektroniğinden söz ediyorum. Bir uygulama indirdiniz, açtınız, karşınızda upuzun bir izin listesi… “Kamera”, “mikrofon”, “kişiler”, “fotoğraflar”, “konum”…Gözünüz bile kaymadan “Kabul Et”e bastınız, değil mi? Hepimiz yapıyoruz. O kadar sıradanlaştı ki bu, artık bir refleks haline geldi. Ama durup düşününce: Bir el feneri uygulamasının telefon rehberine ne ihtiyacı olabilir? Ya da bir oyun neden mikrofonunuza erişmek ister? İşin aslı, bu soruların cevabının sandığımızdan çok daha rahatsız edici boyutta olmasıdır.
Mesele şu: Bu şirketler sizden izin istemek zorunda oldukları için istemiyorlar. Asıl amaçları, sizi oyuna dâhil etmek… Çünkü modern dijital ekonominin en değerli şeyi ne, biliyor musunuz? Sizin verileriniz… Kullandığınız her uygulama aslında bir veri madenciliği aracıdır.
Sizi daha iyi tanımak, bir sonraki adımınızı tahmin etmek ve sonunda size daha etkili reklamlar sunmak, sizi istediği amacına yönlendirmek için çalışıyor. Mesela Facebook’un (yani Meta’nın) reklam gelirlerinin %98’i, sizin kişisel verilerinizin analizine dayanıyor. O “size kendinizi özel” hissettiren deneyimler, aslında verilerinizden biçilmiş birer elbise… O veriler olmadan o elbiseyi dikemezler.
Ama işin daha derin, daha sinsi bir tarafı var. İzin istemek, yasal bir zorunluluk olduğu kadar, psikolojik bir tuzak aslında… Avrupa’daki GDPR gibi yasalar olmasaydı, çoğu uygulama hiç sormadan sizin verilerinizi toplardı. O yüzden bu izin süreci, şirketler için yasal bir kalkan görevi görüyor. Siz “Evet” dediğiniz an, sorumluluk da size geçiyor. “Ben istedim, suç bende” mantığı, sistemin tam da işine geliyor.
Daha da kötüsü, bu izinlerin çoğu tamamen gereksiz. Harvard Business Review’da yayımlanan bir araştırma, birçok popüler uygulamanın işleviyle alakasız izinler talep ettiğini ortaya koymuş. Mesela bir yemek siparişi uygulaması, neden arka planda sürekli konumunuzu takip eder?
“Yakındaki restoranları göstermek için” derler ama asıl amaç, gün içindeki tüm hareketlerinizi haritalandırıp bir “davranış profili” çıkarmak. Ve bu profil sadece o uygulamada kalmaz; aynı ekosistemdeki yüzlerce reklam ağına satılır. Siz bir kahve ısmarlamak için uygulamayı açtığınızda, farkında olmadan bir veri pazarında alınıp satılan bir ürüne dönüşürsünüz.
Her “İzin Ver” butonu, aslında bir anlaşma. Diyor ki: “Size ücretsiz bir hizmet veriyorum, karşılığında sizin hakkınızda her şeyi bilme hakkını alıyorum.” Bu anlaşmanın adil olup olmadığı tamamen sizin farkındalığınıza bağlı. Bir uygulamanın neden kameranıza ihtiyacı olduğunu sormak, bir ürünün fiyat etiketine bakmak kadar doğal olmalı. Unutma, eğer bir şey ücretsizse, ürün olan sizsiniz. O yüzden izin istiyorlar; sizi bu denklemin bir parçası haline getirip, aslında ne olduğunu unutturmak için. Kapitalizmde hiçbir şey karşılıksız değildir, istihbaratta da…
Öğr. Gör. Yılmaz ÇAKMAK