Tuzu kurular katılır mı bilemem ama gözlemlediğim kadarıyla, emeğiyle geçinenler açısından Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve siyasal koşullarının hiç de iç açıcı olmadığıdır.
Emperyalizmin yedeklediği AKP iktidarı ve yancılarının, baskıcı ve otoriter tutumu, demokrasinin kırıntılarının bile son derece sınırlı olması ve bunun yan sıra özellikle dar gelirliler, emekçiler ve emekliler açısından ekonomik koşulların zorluğu orta yerde duruyor. Sadece günlük yaşamını sürdürebilmek için mücadele veren yoksulların, açlık sınırının altındaki güvencesiz işçilerin, sözleşmeli memurların, emeklilerin bu ekonomik cenderenin dişlileri arasında kötümser olmaması, ancak celladına aşık olanların üslubuna denk düşen bir davranış bozukluğundan başka bir şey değildir.
Peki, insanlığın tüm bu zorluklara karşısında bir çıkış yolu bulması çok mu olanaksız?
Her ne kadar yaşamın doğal akışı deyip, hiç de doğal olmayan dayatmalarla boğuşmak zorunda bırakılmış olsak da, bir ara başımızı yukarı kaldırıp, benzer durumlarda insanların yaşadığı deneyimleri ve kazanımlarını irdelemekte sonsuz yarar var. İnsanlık tarihi, çok daha zor koşullardan, köleci düzenlerden, faşist ve diktacı yönetimlerden geçip bir nebze de olsa daha uyumlu, uygun koşullara ulaşabilmiştir.
Öyle ki, kişisel yaşamımızda da çokça badireler atlatıp yine de ayakta kalabildiğimiz koşulları hatırlayalım. Şu anda mücadele hattında kalabiliyorsak belli bir çaba ve mücadelenin sonucu olduğunu düşünmeliyiz. İnsanlık tarihine damgasını vurmuş bir filozofun dediği gibi “Tarih insanoğlunun karşısına çözemeyeceği olayları çıkartmaz”. Yani, her sorunun mutlaka bir çözümü vardır. Yeter ki sabırla ve yılmadan bu sorunun bir çözümü olacağı bilinciyle hareket edip enseyi karartmayalım.
Buradan “umut” kavramına gelmek istiyorum. İster bireysel, ister toplumsal sorunlar karşısında bu sorunlarla baş etmeye olan inancımızı sağlam tutabilirsek, yani bu anlamda içimizde bir umut yeşertebilirsek önemli bir mesafe katetmiş oluruz. Aksi halde ünlü sosyolog ve psikolog Erich Fromm’un şöyle bir değişiyle karşılaşırız; “Gerek bireysel, gerek toplumsal edilgenlik, sonuçta ruhsal ya da fiziksel ölüm tehlikesine yol açabilir!”
O nedenle gerek bireysel, gerekse toplumsal edilgenliğe meydan okumak gerekiyor. Erich Fromm, bilinçsiz bir umutsuzluk yerine bilinçli bir iyimserliği umut etmenin, onun için mücadele etmenin gerekliliğini savunuyor.
Umut etmenin bir varolma durumu olduğunu belirten ve yaşamın doğasında var olan bu öğenin inanç adı verilen diğer bir öğeyle de bağlantılı olduğunu vurgulayan filozof Formm, bu görüşünü şöyle açıklar;
“İnanç, iman etmek değildir. İnanç henüz kanıtlanmamış bir şeyin doğru olduğuna inanmak, bir olasılığa inanmak, gebeliğin farkına varmaktır. İnanç tıpkı umut gibi geleceğe ait bir kehanette bulunmak değil, şimdiki zamanın gebelik durumundaki görüntüsüdür.” Devamla;
“Umut, inanca eşlik eden ruh halidir. Umutluluk hali olmaksızın inanç ayakta duramaz, dayanaksız kalır. Umut yalnız ve yalnız inanç temeli üzerinde durabilir. Yaşamın yapısında umut ve inanca bağlı olan ve onların bir halkasını oluşturan bir öğe daha vardır: Cesaret ya da Spinoza’nın adlandırmasıyla Direnme Güçü”.
Bu öylesine güçlü bir duygudur ki Fromm direnme gücünü. “dünya ‘evet’ sözcüğünü duymak istediğinde ‘hayır’ diyebilme yetisi “ olarak tanımlar.
Özetleyecek olursak; Zorluklara, olumsuz ve uyumsuzluklara karşı, kararlı olmak, umutla, inançla, direnme gücüyle karşı koymak… Yılmamak, enseyi karartmamak esas olmalı. Ve Leman Sam’ın şarkısında söylediği gibi, yıldızlara bakıp hep birlikte “Hey yıllar, yenilmedim size” diyebilmeliyiz dostlarım.
Hey yıllar yenilmedim size – Umutlarım yine aynı
Sessizlik geceyi sarsa da – Her gün bir yarın var ya
Hey yıllar yenilmedim size – Rüyalarım yine aynı…
Sevgiyle, dostlukla.