Yaşadığımız ortamları hepimiz biliyoruz. Dışarı çıkıyoruz, bir kafede oturuyoruz veya parkta yürüyoruz. Neredeyse herkesin elinde, kulağında ya da masasında bir akıllı telefon var. Peki, hiç durup düşündünüz mü? Belki de bu cihazlar, farkında olmadan hepimizi “gezgin birer istihbarat aracına” dönüştürüyor. Türkiye’de 2026 yılı başı itibariyle toplam mobil abone sayısı 99,13 milyondur. Yani toplam nüfusumuzdan daha fazla telefon kullanıyoruz. Bu, yazıda, tam da bu sorunun izini süreceğiz. Hepimizi ilgilendiren bu sessiz dönüşümü anlamaya çalışacağız. Bu makalenin yazılma sebebi, aşağıdaki metinde anlatılanlarda gizlidir. Lütfen okuyalım.
Artık telefonlarımız sadece arama, mesajlaşma ya da oyun oynama aracı değil. Sürekli açık, sürekli bağlı ve içinde onlarca sensör taşıyan cihazlar hâline geldiler. En kişisel ve gizli verilerimize ulaşabilen birer “kişisel gözetim istasyonu” gibiler. Uygulamaların istediği o bitmek bilmez izinleri düşünün: mikrofon, kamera, fotoğraflar, konum, kişiler… Aslında her birimiz, farkında olmadan etrafa sürekli veri yayan birer sensöre dönüşüyoruz. Bu durum, istihbarat toplama işinin doğasını kökten değiştirmiştir. Özel ajanlar değil; sıradan insanlar, günlük hayatlarını yaşarken “ayaklı istihbaratçılar” olabilmektedir.
Bu dönüşümün arkasında iki önemli kavram yatıyor: “gönüllü gözetim” ve “veri kapitalizmi”. Bedava veya ucuza sunulan hizmetler karşılığında, kişisel verilerimizi adeta bir meta gibi takas ediyoruz. Shoshana Zuboff’un “Gözetim Kapitalizmi” dediği bu sistemde, her tıklamamız, her aramamız, her beğenimiz kaydediliyor, analiz ediliyor ve gelecekteki davranışlarımızı tahmin etmek için kullanılıyor. Ama işin ilginç yanı, bu veriler sadece reklam şirketlerinde kalmıyor. İstihbarat örgütleri, teknoloji devlerinin bu uçsuz bucaksız veri havuzlarına erişebilmektedir. Yani devletler, vatandaşlarını kendi cihazları üzerinden kitlesel bir gözetim ağının parçası hâline getirebiliyor.
“Ayaklı istihbaratçı” olmanın bir diğer boyutu da telefonlarımızın taşınabilir olmasından geliyor. Cihazımızla birlikte bir protestoya, askerî bir bölge yakınına veya stratejik bir noktaya gittiğimizde, farkında olmadan ortam hakkında veri topluyoruz. Kullandığımız harita, sosyal medya ya da fotoğraf uygulamaları; konumumuzu, hareketlerimizi ve çevremizi kaydediyor. Bu veriler tek tek masum görünse de toplu hâlde analiz edildiğinde hareket modellerimizi, sosyal ilişkilerimizi ve hatta olağan dışı durumları ortaya çıkarabiliyor.
Örneğin, Akdeniz’de sular ısınırken akıl almaz bir güvenlik skandalı patlak verdi! Fransa’nın göz bebeği Charles de Gaulle uçak gemisi, 16 Mart 2026 tarihinde Türkiye kıyılarına sadece 100 kilometre mesafedeyken bir subayın “spor tutkusu” yüzünden açık hedef oldu. Kolundaki akıllı saatle koşuya çıkan subay, milyar dolarlık geminin gizli koordinatlarını saniye saniye tüm dünyaya servis etti. Fransız denizaltısındaki askerin akıllı saati, denizaltının gizli konumunu ele vermişti. Küçük gibi görünen detaylar bir araya geldiğinde, büyük resmi daha geniş boyutta görebiliriz.
Mikrofon ve kamera izinleri ise işi bir adım öteye taşıyor. Siri, Google Asistan gibi sesli asistanlar veya mesajlaşma uygulamaları, teoride çevremizdeki konuşmaları dinleyebilir. Kamera izni de sadece fotoğraf çekmek için değil; yüz tanıma ya da ortam analizi için kullanılabilir. Bu, her birimizi çevremizi sessizce tarayan birer “insan sensörü” yapıyor. Bu denli yoğun bir veri toplama, bireylerle veriyi elinde tutanlar arasında benzeri görülmemiş bir güç dengesizliği yaratıyor.
Peki, neden bu kadar sorunlu bu sistem? Aslında cevap basit: Gerçek bir rızaya ve şeffaflığa dayanmıyor. Uzun, karmaşık, hukuki dille yazılmış gizlilik politikalarını kaçımız okuyup anlıyoruz? Verilerimizin kimlerle, ne amaçla paylaşıldığını tam olarak bilmiyoruz. Cambridge Analytica skandalı, kişisel verilerin siyasi yönlendirme için nasıl kullanılabileceğinin sadece küçük bir örneğiydi (Cambridge Analytica skandalı, 2018 yılında dünya çapında büyük yankı uyandıran bir veri gizliliği ve siyasi yönlendirme skandalıdır. İngiltere merkezli veri analiz şirketi Cambridge Analytica, Facebook üzerinden 87 milyon kullanıcının kişisel verilerini izinsiz ve etik dışı yollarla toplayarak, bu verileri ABD ve diğer ülkelerdeki seçim kampanyalarında hedefli psikolojik reklamlar (mikro hedefleme) için kullandı). İstihbarat açısından bakınca ise bu durum, geleneksel casusluk operasyonlarının riskini ve maliyetini düşürüyor. Artık bir ajanı fiziksel olarak bir yere göndermeye gerek yok; binlerce sıradan insanın cebinden süzülen veri, çok daha kapsamlı ve sürekli bir resim sunabilmektedir.
Akıllı telefon çağı, istihbaratın doğasını baştan aşağı değiştirmiştir. Dijital ayak izlerimiz ve anlık verilerimizle, küresel bir gözetim ağının istemsiz katılımcıları haline geldik. “Ayaklı istihbaratçı” tabiri tam da bu yeni gerçekliği özetliyor: Cebinde akıllı telefon taşıyan her birey, aynı anda hem gözetlenen hem de farkında olmadan veri toplayan bir aktör durumundadır. Bu durum; özgürlük, mahremiyet ve demokratik denetim konusunda ciddi soruları ve acil düzenleme ihtiyaçlarını beraberinde getirmektedir. Teknoloji tarafsız değil ve onu kullanan bizler, farkında olmadan küresel bir istihbarat ağının sessiz figüranları olmuş durumdayız. Gelecek; bu gücün nasıl sınırlanacağı, nasıl denetleneceği ve etik kuralların nasıl belirleneceğinin çetin mücadelesiyle şekillenecektir. Saygılarımla, vesselam.
Öğr. Gör. Ed. Yılmaz ÇAKMAK