EĞİTİMDE SESSİZ ÇIĞLIK: BİR “EĞİTİM CİNAYETİ” PORTRESİ
Bugün kalemimi, mürekkebine biraz sitem, çokça endişe katarak kağıda dokunduruyorum. Konumuz; geleceğimizi emanet ettiğimiz, toplumun temel taşı dediğimiz ilkokul sıraları. Ancak bu kez başarı hikayelerini değil, o sıralarda işlenen, faili meçhul kalan ama kurbanı çok olan bir “cinayeti” konuşacağız: Pedagojik hatalar. Bir sınıfa girersiniz; dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır. Defterler açılır, kalemler oynar. Ama o tahtanın önünde duran kişi, bir çocuğun merakını, özgüvenini ya da öğrenme aşkını “yanlış bir cümleyle” infaz ediyorsa, bunun adı literatürde hata, vicdanda ise cinayettir.
Sınıf öğretmeni, bir çocuğun hayatındaki ilk otorite figürüdür. O yaşta bir çocuk için öğretmenin ağzından çıkan her kelime, gökten inen bir mühür gibidir. Peki, ne yapıyor bazı “eğitimcilerimiz”? “Bak, Ahmet nasıl yapıyor, sen niye yapamıyorsun?” diyerek kıyaslama giyotinini indiriyorlar. Oysa her çocuk farklı bir hızda açan bir çiçektir; siz bir gülü, lale gibi açmadığı için cezalandıramazsınız. Ardından “yaramaz”, “tembel”, “anlamıyor” gibi etiketleme hücrelerine kapatıyorlar yavrularımızı. Bu sıfatlar, bir çocuğun ruhuna giydirilmiş dar birer gömlektir ve çocuk, kendisine biçilen bu elbiseyi zamanla derisi sanır, o hücreden bir daha asla çıkamaz. Bir çocuk tahtada yanlış yaptığında alaycı bir gülümsemeyle karşılaşırsa, o gün sadece bir matematik sorusunu yanlış yapmamış olur; bir daha parmak kaldırmama kararı alarak kendi sesini susturan bir hata korkusu mahkemesinde mahkûm edilir.
Öğretmenlik, sadece program (yetişek) yetiştirmek, 40 dakikalık dersi “kazasız belasız” bitirmek değildir. Eğer bir öğretmen, çocuğun gözündeki o öğrenme parıltısını söndürüyorsa, o sınıf artık bir eğitim yuvası değil, hayallerin gömüldüğü bir mezarlıktır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın binaları yenilemesi, akıllı tahtalar koyması yetmez. Bize, tahtanın önünde oturan “insan” lazım. Çocuğun ruhuna dokunmayı bilmeyen, pedagojiyi sadece sınavda geçilecek bir ders sanan zihniyetle daha kaç kuşağı kurban vereceğiz?
Bir sınıfta işlenen eğitim cinayetinin ne kanı vardır, ne de görgü tanığı. Yıllar sonra “özgüveni olmayan”, “yaratıcılığı prangalanmış”, “otoriteden korkan” yetişkinler olarak aramızda dolaşırlar. Sınıf öğretmenlerine sesleniyorum: Elinizdeki o tebeşir ya da kalem, bir cerrahın neşteri kadar keskindir. Ya iyileştirirsiniz ya da derin yaralar açarsınız. Unutmayın; sınıfta öldürdüğünüz her merak, ülkenin geleceğinden çalınmış bir hayat demektir. Lütfen, o kürsüye sadece maaş için değil, bir ruhu inşa etmek için çıkın. Yoksa bu tarih, sadece başarılıları değil, pedagojik hatalarıyla hayat karartanları da yazacak.