Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulan, Adalet Komisyonunda kabul edilen ve Genel Kurul gündemine gelen 12 maddelik “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”, sıradan bir kanun çalışması değildir.
Bu teklif yalnızca bugünün siyasî ihtiyaçları üzerinden değerlendirilemez. Çünkü verilecek karar; Türkiye’nin kırk yılı aşkın terörle mücadele tarihine, binlerce şehidin hatırasına, gazilerin fedakârlığına ve evlatlarını toprağa veren ailelerin vicdanına dokunacaktır.
Bir kanunun altına atılan imza yalnızca mürekkepten ibaret değildir. O imza; bir iradenin, bir tercihin ve üstlenilen tarihî sorumluluğun belgesidir.
Bazı oylamalar vardır ki yalnızca bugünü değil, gelecek nesillerin hafızasını da belirler. Bu oylama da onlardan biri olmaya adaydır.
Hiç kimse terörün devam etmesini istemez. Bu ülkede yaşayan herkes silahların susmasını, acıların sona ermesini ve kardeşliğin güçlenmesini ister. Ancak terörün sona ermesi ile terörün sebep olduğu suçların ve acıların üzerinin örtülmesi aynı şey değildir.
Kalıcı barış, adaletin unutulmasıyla değil, adalet duygusunun korunmasıyla mümkündür.
Teklifte kasten öldürme suçu kapsam dışında tutulmuş olsa da örgüt üyeliği, örgüte yardım, propaganda, finansman ve örgüt faaliyeti kapsamında işlenen diğer suçlara ilişkin soruşturma, kovuşturma ve mahkûmiyetlerin ertelenmesi, millet vicdanı bakımından üzerinde dikkatle durulması gereken ağır sonuçlar doğuracaktır.
PKK’nın 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de başlattığı kanlı süreç; arkasında binlerce şehit, parçalanmış aileler ve kapanmayan yaralar bıraktı. Başbağlar’da, Derince’de ve daha nice yerde çocuklar, kadınlar ve savunmasız insanlar katledildi. Öğretmenler görev yaptıkları topraklarda; askerler ve polisler vatan nöbetinde şehit edildi.
Şenay Aybüke Yalçın henüz 22 yaşındaydı. Öğrencilerine ışık olmak için gittiği yerde terörün karanlığına kurban verildi.
Şimdi bütün bu acılar hiç yaşanmamış gibi davranılabilir mi?
Bu süreçte en ağır bedeli ödeyenlerden biri de terör örgütünün baskısı altında kalan Kürt vatandaşlarımız olmuştur. Binlerce insan köyünü, yaylasını, bağını ve bahçesini terk etmek zorunda kalmıştır. Terör yüzünden hem canından hem huzurundan olmuş, üstelik kimliğinde yazan il adı nedeniyle haksız önyargılarla mücadele etmek zorunda bırakılmıştır.
Bu nedenle atılacak her adım, yalnızca geçmişin yaralarını değil, o yaraları hâlâ taşıyan insanların adalet beklentisini de gözetmelidir.
Biz Türk milleti olarak çok büyük badireler atlattık. Bazen imkânlarımız tükendi, bazen etrafımız kuşatıldı; fakat şehitlerimizin emaneti ve onların yüzü suyu hürmetine ayakta kaldık.
Bugün şehitlerimizin hatırasına karşı üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmezsek, yarın hangi değer adına birlik isteyeceğiz? Evlatlarımızdan fedakârlık beklerken onlara hangi sözü vereceğiz?
Milletvekilliği yalnızca bir partinin kararına uymak değildir. Milletvekili, kendisini aday gösteren partiye karşı olduğu kadar kendisine yetki veren millete ve kendi vicdanına karşı da sorumludur.
Nitekim yıllar önce bu Meclisin kürsüsünde bunun unutulmaz bir örneği yaşandı.
8 Aralık 2000’de, kamuoyunda “Rahşan Affı” olarak bilinen düzenleme görüşülürken MHP İçel Milletvekili Ali Güngör —bugünkü adıyla Mersin milletvekili— kendi partisinin de ortağı olduğu hükûmetin getirdiği teklife karşı çıktı. Kürsüden, düzenlemenin terör suçları bakımından doğurabileceği sonuçlara dikkat çekti ve şu tarihî uyarıda bulundu:
“Bu ağır vebali, Milliyetçi Hareket Partisi, Doğru Yol Partisi ve Anavatan Partisi taşıyamaz.”
Ali Güngör, partisinin hükûmet ortağı olmasına rağmen susmadı. Doğru bildiğini söyledi ve vicdanının sesini Meclis kürsüsünden açıkça duyurdu. Konuşmasını, “Ben, bu gerekçelerle bu af tasarısına ‘hayır’ diyorum.” sözleriyle tamamladı.
Aradan yıllar geçti; fakat o gün Meclis kürsüsünde sergilediği duruş hâlâ hatırlanıyor.
Demek ki tarih yalnızca çoğunluğa katılanları değil, gerektiğinde tek başına kalmayı göze alarak doğru bildiğini savunanları da yazıyor.
Merhum Ali Güngör’ü bu cesur ve vicdanlı duruşu dolayısıyla rahmet ve minnetle anıyorum.
Bugün karar verecek milletvekillerine düşen sorumluluk da bundan farklı değildir.
Oylamaya gitmeden önce Ankara’da seslerini duyurmaya çalışan gazilerin yanına uğrayın. Onların gözlerinin içine bakın, yaşadıklarını dinleyin.
Sonra bir şehitliğe gidin.
Mezar taşlarında yazan yaşlara, geride kalan anne ve babalara, yetim büyüyen çocuklara bakın. Birkaç dakika da olsa o sessizliğin içinde düşünün.
Ardından Meclise gidin ve oyunuzu verin.
Fakat elinizi kaldırırken yalnızca parti grubunuzun kararını değil; şehitlerin emanetini, gazilerin fedakârlığını, milletin hafızasını ve yarın vereceğiniz hesabı da düşünün.
Bu düzenlemeye destek verilmemelidir.
Çünkü mesele terörün bitmesine karşı çıkmak değildir. Mesele, terör sona erdirilirken adaletin, devletin itibarının ve milletin vicdanının korunmasıdır.
Meclis tutanakları gün gelir arşivlere kaldırılır. Siyasî dengeler değişir, makamlar el değiştirir, bugün verilen kararların gerekçeleri unutulur. Fakat şehit ailelerinin hafızası unutmaz. Gazilerin vicdanı unutmaz. Milletin tarihî hafızası unutmaz.
Bugün aynı imzada buluşmak mümkün olabilir.
Ancak unutulmasın ki bu ülkede, bizim çocuklarımız gülsün diye kendi çocukları yetim kalan yiğitler vardır.
Asıl mesele, atılan o imzanın yükünü yıllar sonra da aynı vicdanla taşıyabilmektir.
Aynı imzada buluşanlar, yarın aynı vicdanda da buluşabilecek mi?
Prof. Dr. Ömer DALMAN
10.08.2026
Muhteşem, Muhteşem, muhteşem..
Hesabı sandıkta Türk milleti keser