Türkiye siyasetinde artık öyle bir tablo ortaya çıkıyor ki insanın sormadan edemediği soru şu:
Bu ülkede halk kime güvenecek?
İktidarın ortaya koyduğu her siyasi şartı kabul edenler “demokrat”, karşı çıkanlar ise bir şekilde baskının, soruşturmanın, tutuklamanın veya siyasi operasyonların gölgesinde kalıyorsa, burada artık yalnızca bir yasa tartışmıyoruz.
Demokrasinin ve hukuk devletinin sınırlarını tartışıyoruz.
Bugün önümüzdeki çerçeve yasa tartışmasının en hassas noktası da budur.
DEM Parti yöneticileri, çerçeve yasanın İmralı görüşmelerinde oluşan mutabakatı yansıtması gerektiğini açıkça söylüyor. Hatta Abdullah Öcalan’ın statüsü ve özgür çalışma koşulları konusunda düzenleme yapılmasını isteyen açıklamalar da kamuoyuna yansıyor.
İşte tam bu noktada YENİ Parti’ye büyük bir sorumluluk düşüyor.
YENİ Parti, iktidarın veya herhangi bir siyasi yapının önüne koyduğu şartlara “evet” demek zorunda değildir.
Hele ki toplumun önemli bir bölümünde, “Önce karar veriliyor, sonra Meclis’ten onay isteniyor” şeklinde bir algı oluşmuşsa, muhalefetin görevi bu algıyı ortadan kaldıracak kadar açık ve net olmaktır.
YENİ Parti “hayır” demeyi bilmelidir.
Çünkü demokrasi, iktidarın teklifine her defasında “evet” demek değildir.
Muhalefet olmak, gerektiğinde millet adına “Hayır, burası Türkiye Cumhuriyeti’nin kırmızı çizgisidir” diyebilmektir.
Burada mesele Kürt vatandaşlarımız değildir.
Burada mesele barış isteyen vatandaşlarımız da değildir.
Burada mesele terörün sona ermesine kimsenin karşı olup olmaması da değildir.
Türkiye’de terörün bitmesini herkes istiyor. Ancak terör örgütü uzantılarıyla birlikte kendini nasıl fesih edecek sorusu havada kalıyor. Zira terör örgütünün hareket merkezi emperyalist ülkelerin içinde beslenmektedir.
Ama terörün bitmesi başka şeydir, terör örgütünün veya onun liderinin taleplerinin devletin hukuk düzeninin belirleyicisi haline gelmesi başka şeydir.
İşte YENİ Parti’nin sınavı tam burada başlıyor.
Eğer bir yasa yapılacaksa, TBMM yapmalıdır.
Milletvekilleri yapmalıdır.
Anayasa’ya uygun biçimde yapılmalıdır.
Milletin gözü önünde tartışılmalıdır.
Ve hiçbir örgüt, hiçbir kişi, hiçbir siyasi aktör Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde bir makam gibi görülmemelidir.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti bir pazarlık masasında kurulmadı.
Bu Cumhuriyet, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde millet egemenliği üzerine kuruldu.
Bugün YENİ Parti’nin önünde tarihi bir tercih vardır:
Siyasi konjonktüre mi uyacak, yoksa kendi hukuk ve demokrasi çizgisini mi koruyacak?
Ben açıkça söylüyorum:
YENİ Parti, içinde Öcalan’a veya PKK’ya ayrıcalık sağlayabilecek, Türkiye’nin üniter devlet yapısını tartışmaya açabilecek veya hukuk önünde eşitlik ilkesini zedeleyebilecek herhangi bir düzenlemeye “evet” dememelidir.
Çünkü yarın bunun hesabını sadece siyasetçiler vermeyecek.
Millet de sandıkta soracak.
“Sen neye evet dedin?”
“Kim istedi?”
“Karşılığında ne alındı?”
“Türkiye’nin hangi kazanımı var?”
“Anayasa’nın hangi hükmü korunuyor?”
İşte halkın beklediği cevap budur.
Kimse vatandaşa “Bize güven” demesin.
Millet artık belge görmek istiyor.
Madde görmek istiyor.
Teminat görmek istiyor.
Anayasal güvence görmek istiyor.
Ve en önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğinin kapalı kapılar ardında değil, TBMM’nin açık çatısı altında belirlenmesini istiyor.
Çünkü bugün susarsak, yarın konuşacak bir alanımız kalmayabilir.
Bugün “evet” denilen her siyasi düzenlemenin hesabı yarın mutlaka sorulur.
İşte bu nedenle YENİ Parti’ye çağrım nettir:
İktidarın önüne koyduğu her şarta evet demeyin.
DEM’in taleplerini devlet politikası haline getirmeyin.
Öcalan’ın taleplerini Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukunun üzerinde görmeyin.
Üniter devlet yapısından taviz vermeyin.
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in temel değerlerini tartışmaya açmayın.
Ve en önemlisi:
Milletin kafasındaki “Ülkenin geleceği kapalı kapılar ardında mı belirleniyor?” sorusuna açık bir cevap verin.
Çünkü bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı yeni bir siyasi slogan değil.
GÜVEN.
Ve o güven kaybolursa, halkın soracağı soru çok basit olacaktır:
“HALK KİME İNANACAK?”
Siyasetçiye mi?
Partiye mi?
İktidara mı?
Muhalefete mi?
Yoksa artık sadece kendi vicdanına mı?