Bir şahıs düşünün: cebinde yasal sınırların üzerinde dövizler, evinde ruhsatsız silahlar ve üzerine bir de terör örgütü liderine özgürlük çağrısı. Bir anda gözaltı ve tutuklama ihtimali belirmeye başlar. Bu noktada, kurtuluş reçetesi olarak terör örgütü liderine özgürlük sloganı atıp “terörsüz Türkiye” söylemini devreye sokar ve böylece tüm belirsizlikler bir anda ortadan kalkar.
Ev hapsi ve yurt dışı yasağıyla serbest kalan bu isim, aslında ülkenin en kritik meselesini kendi kurtuluş hikâyesine malzeme eden stratejinin mimarı olur. Bu sadece bir kişinin hikâyesi değil; aynı zamanda siyasi mühendisliğin en çarpıcı ve yönlendirilebilir örneklerinden biridir.
Devletin en hassas konusu olan terörle mücadele, elbette herkesin ortak davasıdır. Ancak bu söylem, tam da kişisel bir hukuki kriz anında bir kalkan olarak kullanıldığında samimiyet sorgulanmaya başlar. Zira bu yaklaşım, kişinin teröre değil, kendi geleceğine endişe duyduğunu gösterir.
Ülkenin bir numaralı güvenlik meselesi, bu hamleyle birlikte, bireysel bir kurtulma operasyonunun aracı haline gelir. Peki, bu kozu ilk defa masaya koyan kendi derdine bu kadar etkili bir çözüm bulan aktör; bundan sonraki adımlarda da aynı jesti bekleyen başka kimlerin önünü açmıştır-açacaktır?
“Terörsüz Türkiye” hedefi, içinde yaşadığımız coğrafyanın en öncelikli ve kutsal amaçlarından biridir. Ancak bu hedef kişisel bir koz olarak kullanılmaya başlandığında meşruiyetini yitirip, zayıflama tehlikesiyle karşılaşabilir.
Daha önce benzer yöntemlerle kendini kurtaranlar, artık bu söylemin hazır bir kurtuluş reçetesi olduğunu bilerek başka davalarda da kapıyı çalabilir. Bu durum, adalet ve siyasetin temel ilkelerinden biri olan eşitlik ilkesini zedelerken aynı zamanda “terörsüz Türkiye” gibi hayati bir amacın siyasi istismarına zemin hazırlayabilir.
Bazıları bu gelişmeleri bir kurtuluş hikâyesi olarak görebilir. Fakat asıl soru şudur: Bu söylem, birkaç kişinin paçasını kurtarmak için kullanılan bir araç olmaktan çıkıp gerçekten ülkenin ortak ve samimi bir hedefi haline gelebilecek midir?
Yoksa bu oyun; her yeni krizle birlikte başvurulan, zamanla içi boşalan ve sadece belli bir zümrenin çıkarına hizmet eden bir siyasete mi dönüşecektir? Tüm bu manevralar, “OH NE ALA” dedirten bir kurtuluş hikâyesi olmanın ötesinde, adalet ve samimiyet arayışında bir sınav olarak tarihe geçecektir.
Öğr. Gör. Ed. Yılmaz ÇAKMAK